Bu temayı yükle
Haziranda Ölmek Zor

Oturun, bu güzel pazar sabahında bu şiiri okuyun ve ağlayın. Doya doya.

“işten çıktım  
sokaktayım  
        elim yüzüm üstümbaşım gazete  
  

sokakta tank paleti  
sokakta düdük sesi  
sokakta tomson  
        sokağa çıkmak yasak  
  

sokaktayım  
gece leylâk  
       ve tomurcuk kokuyor  
yaralı bir şahin olmuş yüreğim  
uy anam anam  
haziranda ölmek zor!  
  

havada tüy  
havada kuş  
havada kuş soluğu kokusu  
hava leylâk  
       ve tomurcuk kokuyor  
ne anlar acılardan/güzel haziran  
ne anlar güzel bahar!  
kopuk bir kol sokakta  
              çırpınıp durur  
  

çalışmışım onbeş saat  
tükenmişim onbeş saat  
acıkmışım yorulmuşum uykusamışım  
anama sövmüş patron  
       ter döktüğüm gazetede  
sıkmışım dişlerimi  
ıslıkla söylemişim umutlarımı  
             susarak söylemişim  
sıcak bir ev özlemişim  
sıcak bir yemek  
ve sıcacık bir yatakta  
             unutturan öpücükler  
çıkmışım bir kavgadan  
                    vurmuşum sokaklara  
  

sokakta tank paleti  
sokakta düdük sesi  
sarı sarı yapraklarla birlikte sanki  
             dallarda insan iskeletleri  
  

asacaklar aydemir‘i  
asacaklar gürcan‘ı  
       belki başkalarını  
pis bir ota değmiş gibi sızlıyor genzim  
dökülüyor etlerim  
               sarı yapraklar gibi 
 

asmak neyi kurtarır 
       sarı sarı yaprakları kuru dallara? 
yolunmuş yaprakları 
kırılmış dallarıyla 
               ne anlatır bir ağaç 
hani rüzgâr 
hani kuş 
        hani nerde rüzgârlı kuş sesleri?

asılmak sorun değil 
        asılmamak da değil 
kimin kimi astığı 
kimin kimi neden niçin astığı 
               budur işte asıl sorun! 
 

sevdim gelin morunu 
sevdim şiir morunu 
moru sevdim tomurcukta 
moru sevdim memede 
             ve öptüğüm dudakta 
ama sevmedim, hayır 
iğrendim insanoğlunun 
        yağlı ipte sallanan morluğundan!

neden böyle acılıyım 
neden böyle ağrılı 
neden niçin bu sokaklar böyle boş 
niçin neden bu evler böyle dolu? 
sokaklarla solur evler 
sokaklarla atar nabzı 
                               kentlerin 
sokaksız kent 
kentsiz ülke 
kahkahanın yanıbaşı gözyaşı 
 

işten çıktım 
elim yüzüm üstümbaşım gazete 
karanlıkta akan bir su 
        gibi vurdum kendimi caddelere 
hava leylâk 
              ve tomurcuk kokusu 
havada köryoluna 
havada suçsuz günahsız 
                    gitme korkusu 
ah desem 
       eriyecek demirleri bu korkuluğun 
oh desem 
       tutuşacak soluğum

asmak neyi kurtarır 
       öldürmek neyi 
yaşatmaktır önemlisi 
               güzel yaşatmak 
abeceden geçirmek kıracın çekirgesini 
       ekmeksiz yuvasız hekimsiz bırakmamak 
 

ah yavrum 
ah güzelim 
canım benim / sevdiceğim 
                     bitanem 
kısa sürdü bu yolculuk 
       n’eylersin ki sonu yok! 
gece leylâk 
              ve tomurcuk kokuyor 
uy anam anam 
haziranda ölmek zor!

nerdeyim ben 
nerdeyim ben 
       nerdeyim? 
kimsiniz siz 
kimsiniz siz 
        kimsiniz? 
ne söyler bu radyolar 
gazeteler ne yazar 
kim ölmüş uzaklarda 
            göçen kim dünyamızdan? 
 

asmak neyi kurtarır 
       öldürmek neyi? 
yolunmuş yaprakları 
       ve kırılmış dallarıyla bir ağaç 
              söyler hangi güzelliği?

kökü burda 
        yüreğimde 
yaprakları uzaklarda bir çınar 
ıslık çala çala göçtü bir çınar 
       göçtü memet diye diye 
              şafak vakti bir çınar 
           silkeledi kuşlarını 
                         güneşlerini: 
«oğlum sana sesleniyorum işitiyor musun, memet, 
                                                                      memet!»

gece leylâk 
       ve tomurcuk kokuyor 
üstümbaşım elim yüzüm gazete 
vurmuşum sokaklara 
vurmuşum karanlığa 
       uy anam anam 
       haziranda ölmek zor! 
 

bu acılar 
bu ağrılar 
              bu yürek 
neyi kimden esirgiyor bu buz gibi sokaklar 
bu ağaçlar niçin böyle yapraksız 
bu geceler niçin böyle insansız 
bu insanlar niçin böyle yarınsız 
bu niçinler niçin böyle yanıtsız?

kim bu korku 
        kim bu umut 
ne adına 
              kim için? 
 

«uyarına gelirse 
       tepemde bir de çınar» 
             demişti on yıl önce 
demek ki on yıl sonra 
demek ki sabah sabah 
demek ki «manda gönü» 
demek ki «şile bezi» 
demek ki «yeşil biber» 
bir de memet’in yüzü 
bir de güzel istanbul 
bir de «saman sarısı» 
bir de özlem kırmızısı 
demek ki göçtü usta 
kaldı yürek sızısı 
              geride kalanlara 
 

nerdeyim ben 
        nerdeyim? 
kimsiniz siz 
        kimsiniz? 
 

yıllar var ki ter içinde 
       taşıdım ben bu yükü 
bıraktım acının alkışlarına 
                      3 haziran ‘63’ü

bir kırmızı gül dalı  
                    şimdi uzakta 
bir kırmızı gül dalı 
                    iğilmiş üzerine 
yatıyor oralarda 
bir eski gömütlükte 
       yatıyor usta 
bir kırmızı gül dalı 
              iğilmiş üzerine 
okşar yanan alnını 
bir kırmızı gül dalı  
                      nâzım ustanın 
 

gece leylâk 
       ve tomurcuk kokuyor 
bir basın işçisiyim 
elim yüzüm üstümbaşım gazete 
geçsem de gölgesinden tankların tomsonların 
              şuramda bir çalıkuşu ötüyor 
uy anam anam 
haziranda ölmek zor! ”
  
  
 

Hasan Hüseyin

‘Mutsuzluk’

“Bazen, sabahın hiç bilinmeyen saatlerinde, çok tanıdık sebeplerden ötürü uyuyamadığını görmektir. 

Bazen, hiç kimsenin umrunda olmadığını, duygularının değersiz görüldüğünü fark etmektir. 

Bazen, insanların sikik egolarının tatmin edicisi olduğunu bilmektir. Onların sırf egolarını tatmin etmek için sizinle olduğunu, olacaklarını bilmenizdir. 

Her sabah ağlamak için bir sürüsepet sebebiniz olduğunu görebilmenizdir mutsuzluk. 

Siz o nasıldır diye merak ederken, onun sizi, sizin onu düşündüğünüz kadar düşünmediğini bilmektir bazen. 

Bazen, bir kitap satırı arasında tanımlanmış olan aşkın, hayatınızı alt üst edebilecek kadar ağzınıza sıçtığını farkettmiş olmanızdır. 

Bazen, bazen sadece güzel bi gülüşe sahip fotoğrafa bakmaktır. 

Çocuk olabilmek için yaptığınız tüm çabalamalarınızın, hayal katillerince alaşağı edilmesini sadece sessiz ve suskun izlemektir. 

Mutsuzluk, bazen acıdan ağlayamaz vaziyete dönüştüğünüzü görmektir. 

Annenizin ‘Çok zayıfladın Can!’ deyişlerine maruz kalmaktır bazende. 

Sus(turul)maktır. Susmak zorunda kalmaktır. Sessizlikte maruz kaldığınız kendinize işkenlerinizde ki hüzündedir. 

Ve ve yeni baştan, sürekli başladığınız noktada bulunduğunuzu görmektir. 

Mutsuzluk, bir ‘peki’ cümlesine yüklenilmiş çaresizliklerdedir. Acıdır, acıtır.”


Geçmişten alıntılar serisi no:4 07.02.2009 12:44

Düğüm

‘Çorum Alacalı Ali Kaypakkaya, oğlu İbrahim’i Hasanoğlan Köy Enstitüsü’ne göndermişti. Yazları köye gelen ibrahim köy işlerine koşturuyordu. 

Yaz sıcağında ortaya çıkıp, davarlara musallat olan bir sinek vardı, köylüler ‘bunelek’ diyorlardı. Bunelek davarı ısırdığında hayvanlar deliye dönerdi. Yine böyle bir gün davarlar bunelek saldırısına uğrayınca bir koşu kendilerini dereye atmışlardı. İbrahim elindeki sopayı saz gibi kullanarak şu türküyü yakmıştı: 

“Aşağıdan geldi buneleğin sürüsü, 
Bizim mala kondu onun yarısı 
Alinağa yakaladı birisi 
Aldı götürüyo bakın anneler.” 

Çorumlu yoksul Ali Kaypakkaya, oğlu İbrahim için hazırlanan ‘Kırmızı gül buz içinde’ isimli belgeselde, yiğit evladını böyle anlatıyordu. 
Oğluna dair hepi topu üç anısı vardı anlattığı. Sadece “bu türküyü ara sıra mandolinle de çaldırır dinlerdim” derken acıyla ve yoksullukla kararmış gözleri gülüyordu. 

İkinci anısı, oğlunun Çapa Yüksek Öğretmen Okulu’ndan atılmasıyla ilgiliydi.

İbrahim, 6. filo’nun İstanbul kerhanesini ziyarete gelmesine itiraz edenler arasındaydı. Sağcılar da itiraz edenlere 
itiraz etmekle meşguldüler. Yayımladıkları bildirilerde Abd’yi ‘ehli kitap’ sayıyorlardı. Çıkan çatışmalardan dolayı İbrahim, kaldığı öğrenci yurdundan atılmıştı. Babası onu tekrar yurda kayıt ettirebilmek için hatırlı bir hemşehrisine ricacı olmuştu. Hemşehri şart olarak İbrahim’in bir daha böyle eylemlere katılmayacağını bir kâğıda yazıp imzalamasını istemişti. Bu şartla yeniden yurtta kalabilirdi. Ali Kaypakkaya bu durumu oğluna söylediğinde “baba silahın varsa çek beni vur, ‘niye vurdun’ demem. Ama bunu benden isteme! Ben bana inananları satmam, yarı 
yolda bırakmam!” demişti. 

Bu anıyı anlatırken bir baba evladıyla ne kadar onurlanırsa o kadar onurlanıyordu. 

Üçüncü anısı, oğluna dair son anısıydı. 

Oğlu, ‘Diyarbakır zindanı’nda parça parça edilerek öldürülmüştü. Ayakları kesilmiş, kafası, kolları kesilmiş bir et yığını olarak, dönemin paşası Şükrü Olcay tarafından kendisine teslim edilmişti. 430 liraya bir tabut yaptırtmış, 70 liraya da kefen almıştı. 

“…ordan bi hamal 
tuttum, o adam öylece baktı. ondan sonra ‘ne bu’ dedi. ‘Öğrenciydi’ dedim. ‘Burada işkencede öldürdüler, Çorum’a götürecem’ dedim. Diyarbakırlı hamal ağlamaya başladı, ‘ben almayayım o 5 lirayı, helal olsun’ dedi. Ağladı, yürüdü gitti.”

Aynı belgeselde, Muzaffer Oruçoğlu şöyle anlatıyor: “…hamallara karşı çok derin bir sevgisi vardı. Parti kadroları içinde en çok hamalları seviyordu. Diyordu ki bu adam bu kadar çalışıyor ama bu çalıştığını bakışlarıyla, sözleriyle, davranışlarıyla hiç açığa vurmuyor. Bu korkunç bir şey. Bu, peygamberlik gibi bir şey.” 

İbrahim Kaypakkaya, yoksulların gönlündeki gülistanda ‘ser verip sır vermeyen yiğit’ olarak yatmakta. 

24 yıllık ömrüne 5000 sayfalık teorik üretimi sığdırdı. 
Kemalizmle hesaplaşmayı, Türkiye solunda ilk akıl edenlerden oldu. 
Gitmediği köy, katılmadığı direniş kalmadı. 
Pınar sağ, onu övdüğü için 10 ay hapis cezası almış. 
Ne diyerek övmüşse aynısını benim de dediğimi sayın. 
Onu övmek haddimiz değil, buna ihtiyacı da yok. 
Onu anlamak, hatırlamak ve halkların kalbindeki yerine işaret etmek; işte bu bizim namus borcumuzdur.’ 

http://www.radikal.com.tr/default.aspx?atype=radikalyazar&articleid=1038398&date=30.01.2011&categoryid=97

Sırrı Süreyya Önder

İbrahim Kaypakkaya (d. 1949 Karakaya, Sungurlu/Çorum - ö. 18 Mayıs 1973 Diyarbakır)

Boğazda düğümlerle anılıyorsun İbo.

Şans

Yattığı yerden kalkmaya üşeniyordu. Göz ucuyla saate baktı, kalkması gerektiğini düşündü fakat bu kararı uygulayacak iradeyi bulamadı bedeninde. Uzanıyordu boylu boyunca yatakta. Komodinin üstündeki sigaraya uzandı, paketi azalmıştı. Bir tane çekti içinde, dik tutup sol elinin üstüne vurdu sigarayı bir süre. Çakmağı ateşledi, nefesi ciğerlerine doldurdu. İlk nefes sanki ona biraz güç vermişti, yataktan doğrulurken bunu düşündü. Yatağın kenarına oturdu, kamburu çıkmış şekilde otururken karnından taşan göbeğine baktı. Alkolü bırakmalıyım diye düşündü. Ya  da spora başlamalıyım diye ekledi. Neredeyse bir aydan fazladır her sabah bunları tekrarlıyordu, kendi kendine yapılacaklar hazırlıyor fakat hiçbirini de uygulamıyordu. Kararını alıp uygulamadıkları yüzünden de daha sonra böyle pişman oluyordu. Pişman oldukça sigaraya sarılıyor, içiyor, içiyor, sonra ondan da pişman olup tekrar bir sigara yakıyordu. Bu gidişin sonu sürekli, sonu ulanla biten bir ben adam olmam cümlesine bağlanıyordu. Belki de o anlarda samimiyetle kurduğu tek cümle bu oluyordu.

Saati koluna takarken, demir kısımların soğukluğu kolunda bir ürperti oluşturdu. Sonra hemen alıştı buna. Gömleği giydi, kendini içerisine düğümledi. Çok sıcaktı, üstten iki tanesini açık bıraktı. Çarçabuk neredeyse bir haftadır giydiği kot pantolonunu geçirdi bacağına. Çoraplarını kokladı, ‘giyilir’ deyip onları da soktu ayaklarına. Yüzünü yıkadı, aynada dişlerine baktı, sakalının uzadığını fark edip, ‘yediğimiz içtiğimiz sakala gidiyor amına koyayım’ diye söylendi. Salona dönüpte küllükte eriyen sigarayı fark edince, ‘bi tükenmeyenini keşfedemediler senin de’ diye yakındı sesli sesli. Paketi gömleğin üst cebine sokuşturdu. Babasından bekli de hatıra kalan tek alışkanlık buydu. Anahtarlarını aldı, cep telefonuna baktı, kimsenin aramadığına büyük bir ironiyle sanki birisinin aramasını bekliyormuşçasına ‘ulan bugün de kimse aramamış’ diyerek şaşırdı. Yan tarafından patlamış ayakkabını giyip sokağa bıraktı kendini.

Karanlık sokakta yürümeye başladı. Önündeki kutu kola çöpüne vurdu, baya uzağa gitti vurduğu çöp. Sokak tenekenin çıkardığı sesle inledi, birkaç kedi kaçıştı bu sesten ürküp. Meraklı bir teyze pencereden başını çıkardı. Sonra hemen geri soktu. Belki de beklediği aksiyon yoktu gördüğünde teyzenin. Teyzeyi geçtikten sonra, soldaki bayır sokağa saptı. Bayır sokağa kendini bıraktı adeta, ayakları mekanik bir şekilde birbiri ardına kendilerini götürüyordu. ‘Ulan’ dedi, ‘inmesi kolay da, çıkması sıkıntı bu bayırın, şu göbeği bi eritebilsem sıkıntı olmaz da bu genç yaşta sıkıntı sahibiyiz işte, hep alkolden, bırakmazsan böyle olur işte!’. Göbeğini baş ve işaret parmakları vasıtasıyla sıktı, başını salladı. Biten bayır sokaktan sonra, sağa döndü. Başı boş bir sokak köpeği karşıladı onu. İşinden çıkmış ve evine bir an önce dönme telaşındaki memur acelesiyle koşar adım yürüyordu. Köpeği selamladı, köpek selamını ‘Haav, hauv’ diyerek aldı. ‘Ulan insan geçinenler senin kadar olamıyor’ diye birilerine duyurmak istercesine söylendi. Kimse duymadı.

Tekelin önüne geldiğinde orada olması gereken saatin üzerinde yaklaşık olarak 20 dakika geçmişti. Girdi içeri, selam verdi. Kimse almadı selamını. Kasadaki adam parayı sayıyordu. Sayması bittikten sonra, ‘amına koyayım, yine 20 dakika taktın havadan’ dedi. Kusura bakmalar uçuştu bir an havada. Parayı devraldı, saymaya başlarken diğeri ceketini giydi. ‘Ben çıkıyorum, bu aralar it köpek çok dolaşıyor, gözün açık olsun soydurtma dükkanı, geçen iki mahalle alttakini patlatmışlar’ dedi adam çıkmadan. ‘Merak etme abi, gözüm de açık kulağımda’ diyecekken cümlesi yarım kaldı, diğeri çıkıverdi. ‘Orospu çocuğu’ diye ağzını geveledi, ‘Amına koyayım koskoca adam, insan olmayı unutmuş’. Kumandaya uzandı, kanalı değiştirdi.

Dolapta biten bira şişelerinin yerine yenilerini dizdi. Gelen depozitolu şişeleri iade kutularına yerleştirdi. Gazetenin bulmacasını çözdü. Televizyondaki filmi bitirdi. Gelen genç çocuklara sigara ve alkol sattı. İsteyen olursa porno dergi de bulabileceğini ekledi. Beraberce güldüler gençlerle. Taksicilerle ülkeyi kurtardı, ihtiyar delikanlılarla askerlik anılarını tazeledi. Çaktırmadan iki tane bira yuvarladı, kasa fazlasından onları kapattı. Saatine baktı, daha 03.00 bile olmamıştı. Neden adam gibi bir iş bulamıyorum diye düşünmeye başladı. ‘Hastanede güvenlik olarak çalışan amcaoğlunu dinlesem mi acaba?’ diye geçirdi aklından. Sonra onun da durumunun kendisinin durumundan farklı olmadığına kanaat getirip uzaklaştırdı aklından düşünceyi. Bir sigara yaktı, dertlenmişti, iş durumu ciddiydi, böyle yaşayıp yaşamadığını bile hissetmediğini düşündü. Gece çalışıp gündüz uyuyordu. Ne dışarıda vakit geçirebiliyor, ne de birkaç arkadaş edinip adam akıllı normal insanlar gibi akşam iş çıkışında kafalarını çekmeye gidemiyorlardı. Normal insanların sıkıldığı bu duruma o kadar imreniyordu ki, hayal bile kuruyordu bazen. ‘Ulan’ diyordu, ‘6’da işten çıksam, bilemedin 7 olsun, sonra çıkarım insan gibi yemeğimi yerim, rakımı içerim. Bir de manita yaparım, onunla gezeriz tozarız, belki tiyatroya bile gideriz!’

Bir manita yaparız diye aklından geçirirken bir kadın girdi içeriye. Yeşil gözlü, kısa saçlı, beyaz tenli, boyu çokça uzun olmayan, otuzlu yaşlarda bir kadındı. Giydiği elbiseden ve dışarıda bekleyen kadınlardan fahişe olduğu anlaşılıyordu. Omuzdan askılı kırmızı bir buluz, onun altında kısa siyah kot bir etek, ten rengi çorap giymişti. Ayağında da uzun çizme vardı. Ve çok güzel kokuyordu. Öyle bayık, ağır bir koku değildi bu koku. Adam ilk önce bunu kazımıştı sanki zihnine. ‘Buyrun’ dedi, nezaket yüklemeye çalışmıştı sesine. Kadın alışık olmadığı ses tonunun yönüne doğru çevirdi gözlerini, çok kısa baktı. Sonra dolaba döndü, dolaptan eline sığdırabildiği kadar bira aldı. Biraları tezgaha koyup, tekrar dolaba döndü. Bir o kadar daha bira aldı. Bir paket sigara istedi, hemen uzattı adam. Kadın paketi açtı, tek dal çıkardı, kırmızı dudaklarına yerleştirdi sigarayı. Paketi açarken, çakmağını hazırlamıştı adam, hemen uzattı, yaktı sigarayı. Kadın derin bir nefes aldı sigaradan, borcunu sordu. Ufak çantasından cüzdanını çıkartıp ödedi. Poşetleri alıp çıktı. Kadının arkasından çıkışını seyretti adam. Çıktıktan sonra elini yumruk yapıp, ‘ulan hayat, adaletini sikeyim, bu kadının diğer kadınlardan ne farkı var da bu yola soktun’ deyip yumuruğunu diğer avcuna yapıştırdı. O esnada kadının tek dal aldığı sigara paketinin tezgahta kaldığını fark etti. Telaşla paketi alıp, dükkandan çıktı. Arkadaşlarından ayrılmış kadına yetişti, seslendi. Kadın önce duymamazlıktan geldi. Laf atılmasına alışıktı ne de olsa. Adam ‘hanımefendi!’ diye seslenince durdu, döndü. Sigarayı gösterdi adam, hatırladı kadın. Gözlerini kısıp, yorgun yorgun bakarak teşekkür etti. Hafif selam vererek rica etti adam. Kadın yürümeye devam etti. Bir süre yürüyüşünü seyretti kadının. Kadının önünde yürüyen gölgesine baktı. Dükkana geri döndü. Kokusu duruyordu dükkanda. Yarın tekrardan gelsin diye dua etti, televizyonu kaparken.

Ertesi gece zamanı nasıl geçireceğini bilemedi. Bulmaca soruları bu kadar zor muydu diye düşündü. Televizyondaki filmler saçmaydı, haberlerden canı sıkıldı. Gayri safi milli hasıla artmış, kişi başına düşen milli gelir oranı ise son yılların zirvesine çıkmıştı. ‘Yalanınızı sikeyim’ deyip fırlattı kumandayı tezgaha. Gündüz uyku tutmamıştı zaten, gözleri çok ağırdı. Uykusu geliyor, gelen müşteriler sayesinde ayakta duruyordu neredeyse. Taksicileri oyalamaya çalıştı zamanı geçirtsinler diye, sürekli müşterileri çıktı. Yaşlı amcalar bu akşam uğramadı, teyzeler dün gece iyi azarladı herhalde diye düşündü. Çok sakin geçiyordu akşam, saat ilerlemiyordu. Gelir mi diye düşünüyordu bir yandan da. Bir yandan da gelse ne olabilir ki diye düşündü. ‘Bir şey olmaz, bir şey olmaz da görmüş olurum. Ulan görsen ne olacak, kadın fahişe. Sikerim ne olmuş fahişeyse, hangimiz fahişe değiliz ki? Kimisi işinin fahişesi olur, kimisi paranın, kimisi patronunun, kimisi devletinin, kimisi bir başka şeyin? Ne olmuş hayatını böyle kazanıyorsa?’

Kadın o gece gelmedi. Sonraki gece de gelmedi. Ondan sonraki gece de. Çok uzunca bir süre gelmedi kadın. Adam çok bekledi gelecek, işte bu akşam gelecek diye. Ama onun beklediği hiçbir akşamda gelmedi kadın. ‘Şansımı sikeyim, zaten şans olsa, sayısala yatırdığım paralar geri dönerdi, bir 5-6 tutup.’

Kafası çok bozuktu o akşam. Mesai arkadaşıyla atışmışlardı, yine geç kalmıştı işe. Uyku düzeni bozulmuştu, doğru düzgün uyuyamıyordu gündüz. Gündüze de geçmek istemiyordu, teklif etmişti gündüzdeki eleman. Ama kabul etmemişti. Gündüzün stresine kalabalığına gelemem diyordu. Bir daha geç kalırsan, ertesi gün gelme demişti adam. Olur demişti o da. O gittikten sonra 4 şişe içmişti.  Alamadığı uykusuyla birleşince kafası giderek ağırlaştı. Saate bakmıyordu, baktıkça ilerlemediğini keşfetmişti birkaç gündür. Aksine o gün de kimse gelmiyordu büfeye. Bir iki ayyaşın dışında ne taksiciler, ne gececiler, ne gençler uğramamıştı oraya. Televizyonun kuru gürültüsü tatlı bir uyku getirdi ona 5. şişeyi bitirirken. Gözlerini hafif kapadı. Sadece sesleri duyuyordu, onlar da birbirine karışıyordu zaten. Dışarının gürültüsünü takip etmeyi kesti, sadece uğultulardan ibarettiler zaten. Aklına türlü şeyler doluşuyordu. Adamı öldürmeyi düşündü, amcaoğlunu düşündü, sokaktaki köpeği düşündü, çıplak kadınları düşündü. Burnuna doluşan kokuyu anımsadı. Omzuna dokunan eli hissedince olduğu yerde sıçradı. O sıçrayınca kadın da korktu. Cümlesini tam kuramayarak özür dilemeye çalıştı. Kadın eli kalbinin üzerinde, önemli olmadığını anlatmaya çalıştı. Adam mahcuptu, beklemiyordu. 2 aydır gelmeyince, artık gelmez diye düşünmüştü. Çok güzel gözüküyordu kadın, gözünün altından hafif akmış makyajı çarpıyordu göze. Dar bir pantolon, düz bir tişört giymişti. Saçlarının rengini değiştirmişti ama gözleri hala yemyeşildi. Şişeleri koydu tezgaha. Adam poşetledi. Siyah ve sadece tekel büfelerinde olan poşetlerle. İçerisinde herkesin ne olduğunu bilmesini sağlayan poşetlerden.

Kadın parayı uzatırken, adam cesaretini toparladı dilinde, olabildiğince kibar bir dille kullanmaya çalışarak konuşmaya başladı; ‘Ya özür diliyorum, biliyorum hiç böyle bir şey beklemiyorsunuz, niye bekleyesiniz ki hem? Şurada biraları alırken hangi büfeci nutuk atar ki ya da nutuk atma girişimine kalkışır?’ kadın gözlerini kıstı, anlamıyordu. ‘Durun, iki dakikanızı almaz’ dedi parayı bırakıp gitmek üzereyken kadına adam. Kadın durdu, döndü. Ne var dercesine baktı. Etine susamış bir başka erkek dercesine bakıyordu adama. ‘Rahatsızlık vermek değil amacım’ dedi adam, ‘buraya tam 63 gün önce saat 03.04’te geldiniz. Üzerinizde kırmızı askılı buluz vardı, siyah kot etek. Bakmayın bana öyle. Amacım inanın düşündüğünüz gibi değil. O günden beri aklımdan çıkmıyorsunuz. Sokakta sigarayı verirkenki bakışınız çıkmıyor aklımdan. Önünüzde giden yorgunuz gölgenizi bile çıkartamıyorum inanın beynimden.’ Kadın şaşkın dinliyordu. ‘Bilmiyorum şu an ne düşünüyorsunuz, aklınızda ne var, daha adınızı bile bilmiyorum, ama içimde karşı koyamadığım bazı şeyler oluyor. 63 gündür her gece kapıdaydı gözüm, 63 gün her gün uyku girmedi gözüme sizi düşünmekten. Eve gidemiyordum belki sokakta, size sigarayı verdiğim sokakta bir kere daha sizi görebilirim diye. İnanın, kötü bir amacım yok. Sadece beraber gündüz vakti bir yerlerde bir şeyler içebiliriz mi diye sormak istedim. Yanlış bir hareketim, kelimem olduysa kusuruma bakmayın, diyeceklerim bu kadar, isterseniz bir şey demeden gidebilirsiniz, anlarım, inanın anlarım ama ne olur yanlış bir şey düşünmeyin hakkımda’. Kadın kapıya yaslanmıştı. Beklemiyordu bunu. Kim bekleyebilirdi ki? ‘Sen’ dedi, ‘sen benim orospu olduğumu bilmiyor musun, dalga mı geçiyorsun benimle?’. Yüreklenen adam tezgahın arkasından önüne geçti. ’Biliyorum ama ne önemi var ki, yani benim için bir önemi yok, Allah belamı versin yanlış bir şey geçiyorsa aklımdan, çok değil en fazla bir saat, sıkılırsanız kalkıp gidersiniz, nerede, ne zaman isterseniz oraya o zaman gelirim, bir çay içer gideriz’. Kadın düşündü, adama baktı, üstüne başını inceledi. Adam utandı. Döndü, yürümeye başladı. Adamın yüzü düştü, doldu dolacaktı gözleri. ‘Yarın saat, 4.00’te Kadıköy meydanda. Bir dakika gecikirsen çeker giderim’ dedi. Adamın düşen başı yıldırım hızıyla kalktı, gözleri parladı. Gülümseyerek onayladı, kadın olmasaydı oynamaya da başlardı alkolün kafasıyla. Kadın gittikten sonra bir süre oynadı da zaten. Bu kadar kolay olacağını ve kabul edeceğini hiç tahmin etmemişti. Yepyeni bir hayatı olabileceği umutları yeşerdi birden içinde. Yüzü aylardır ilk defa güldü.

O esnada silahlı iki kişi girdi içeri. ‘Kasayı boşalt lan!’, dedi birisi, diğeri de boynuna vurdu silahın kabzasıyla. Yere kapaklandı. Ayağa kalkıp kasaya yürüdü. Çekmecesini açtı yazar kasanın. Kasanın altında duran silah ilişti gözüne. Diğer elini uzattı silaha. Yavaşça kavradı. Kalbi heyecandan çıkacaktı yerinden. Yavaş hareket ediyordu parayı uzatırken.  Soygunculardan biri parayı alacakken geri çekti parayı, silahı çıkardı olduğu yerden ‘siktirin gid’. Cümlesi yarım kaldı, göğsünden girdi kurşun. Yere düşerken ateşledi silahını ama isabet ettiremedi. Hırsızlar parayı alıp kaçtılar.

O gece sessiz olduğu için çok geç fark edildi vurulduğu. Çok kan kaybetti. Yerdeyken ‘şansımı sikeyim’ diyordu sürekli. Hastaneye kaldırıldığında nabzı durmuştu. Tüm müdahalelere rağmen, kurtarılamadı. Ertesi günkü gazetelere yansımadı haber. Sonraki günün gazetelerinde üçüncü sayfadaki yerini aldı. Yaşlı amcalar cık cıkladı, gençler üzüldü. Taksiciler iyi çocuktu dedi.

Kadın söylediği saatte oradaydı. 1 saat bekledi adamı. Gelmeyince, ‘erkek değil misiniz, alayınızın amına koyayım’ deyip yürüdü.

Değirmen


Hiç sen bir su değirmeninin içini dolaştın mı adaşım?..

Görülecek şeydir o… Yamulmuş duvarlar, tavana yakın ufacık pencereler ve kalın kalasların üstünde simsiyah bir çatı… Sonra bir sürü çarklar, kocaman taşlar, miller, sıçraya sıçraya dönen tozlu kayışlar… Ve bir köşede birbiri üstüne yığılmış buğday, mısır, çavdar, her çeşitten ekin çuvalları. Karşıda beyaz torbalara doldurulmuş unlar…

Taşların yanında, duman halinde, sıcak ve ince zerreler uçuşur. Halbuki döşemedeki küçük kapağı kaldırınca aşağıdan doğru sis halinde soğuk su damlaları insanın yüzüne yayılır…

Ya o seslere ne dersin adaşım, her köşeden ayrı ayrı makamlarda çıkıp da kulağa hep birlikte kocaman bir dalga halinde dolan seslere?.. Yukarıdaki tahta oluktan inen sular, kavak ağaçlarında esen kış rüzgarı gibi uğuldar, taşların kah yükselen, kah alçalan ağlamaklı sesleri kayışların tokat gibi şaklayışına karışır… Ve mütemadiyen dönen tahtadan çarklar gıcırdar, gıcırdar.

Ben çok eskiden böyle bir değirmen görmüştüm adaşım, ama bir daha görmek istemem.

Sen aşkın ne olduğunu bilir misin adaşım, sen hiç sevdin mi?

Çoook desene! Sevgilin güzel miydi bari? Belki de seni seviyordu… Ve onu herhalde çok kucakladın… Geceleri buluşur ve öperdin değil mi? Bir kadını öpmek hoş şeydir, hele adam genç olursa..

Yahut sevgilin seni sevmiyordu… O zaman ne yaptın? Geceleri ağladın mı?.. Ona sararmış yüzünü göstermek için geçeceği yolda bekledin, ona uzun ve acındırıcı mektuplar yazdın değil mi?..

Fakat herhalde ikinci bir aşka atlamak, senin için o kadar güç olmamıştır. İnsan evvela kendi kendisinden utanır gibi olur ama, bilir misin, bizim en büyük maharetimiz nefsimizden beraat kararı almaktır. Vicdan azabı dedikleri şey, ancak bir hafta sürer. Ondan sonra en aşağılık katil bile yaptığı iş için kafi mazeretler tedarik etmiştir.
Ha, sonra bir üçüncü, bir dördüncüyü sevdin ve bu böyle gidiyor.

Peki ama, bu sevmek midir be adaşım, bir kadını öpmek, onu istemek sevmek midir?..

Çırçıplak soyunarak şehrin sokaklarında koşabiliyor musun?

Bir bıçak alarak kolundaki ve bacağındaki adalelere saplamak ve böylece bir nehre atılarak yüzmek elinden geliyor mu?

Bir şehrin adamlarını öldürmek cesareti sende var mı? Bir minareye çıkarak bütün dünyaya işittirecek kadar kuvvetle bağırabilir misin?

Aşk sana bunları yaptırabilir mi? İşte o zaman sana seviyorsun derim…

Sen sevgiline ne verebilirsin sanki? Kalbini mi? Pekala, ikincisine? Gene mi o? Üçüncü ve dördüncüye de mi o?.. Atma be adaşım, kaç tane kalbin var senin?.. Hem biliyor musun, bu aptalca bir laftır. Kalbin olduğu yerde duruyor ve sen onu filana veya falana veriyorsun… Göğsünü yararak o eti oradan çıkarır ve sevgilinin önüne atarsan o zaman kalbini vermiş olursun…

Siz sevemezsiniz adaşım, siz şehirde yaşayanlar ve köyde yaşayanlar; siz, birisine itaat eden ve birisine emredenler; siz, birisinden korkan ve birisini tehdit edenler… Siz sevemezsiniz.

Sevmeyi yalnız bizler biliriz… Bizler: Batı rüzgarı kadar serbest dolaşan ve kendimizden başka Allah tanımayan biz Çingene’ler.

Dinle adaşım, sana bir Çingene’nin aşkını anlatayım…
..


Bir gün -karların erimeye başladığı mevsimdeydi- bütün çergi, -otuza yakın kadın, erkek ve çocuk, dört beygir ve iki defa o kadar da eşek- Edremit tarafına doğru göçüyorduk.

Can sıkan ve bize hiç uymayan bir kıştan sonra ısıtıcı güneş ve yeni belirmeye başlayan yeşillikler hepimize tuhaf bir oynaklık vermişti. Sırtlarında beyaz ve kısa bir gömlekten başka bir şeyleri olmayan küçük çocuklar hiç durmadan koşuyorlar, bağırıyorlar ve şose yolunun kenarındaki hendeklerde yuvarlanıyorlardı.

Delikanlılar keman ve klarnet çalarak yürüyorlar, genç kızlar parlak sesleriyle su gibi türküler söylüyorlardı.


Ben de etrafı gözden geçirerek bir köy, bir çiftlik, yanında kalabileceğimiz bir yer araştırıyordum.

İkindiye doğru siyah zeytin ağaçlarının arasında yükselen açık renkli çınar ve kavaklar gözüme ilişti. Burası küçük bir değirmendi. Suyu bol bir çay küçük söğüt ağaçlarının arasından geçtikten sonra dar ve taş bir mecraya giriyor, oradan da dört tane tahta oluğa taksim oluyordu.

İhtiyar çınarlar çukura gömülen eski değirmenin siyah kiremitli çatısını örtüyorlar ve ön tarafındaki geniş meydanı gölgeliyorlardı.

Ağaçların hışırtısını bastıran bir gürültüyle değirmenin altından fıkırdayıp çıkan köpüklü sular iki sıra taze kavağın ortasından geçip ilerideki sazlıkta kayboluyordu.

Burada çergilemek hiç de fena değildi. Yüklü eşeklerle sık sık gelip giden köylülerden, değirmenin işlek olduğu anlaşılıyordu. Ve bir kurşun atımı ötede beyaz minaresiyle bir köy görünüyordu.

Daha çadırları kurmadan Atmaca, klarnetini alarak, kanatlarının biri açık duran kocaman kapıya yanaştı, çalmaya başladı.

İçeride sesi duyan köylüler, oraya birikerek dinliyorlardı. Değirmenci de bunların arasındaydı, beyaz sakalını karıştırarak lakayt gözlerle bakıyordu.

Bilir misin adaşım, bu köylüler tavuk ve oğlak çaldığımızı söyleyerek bizden şikayet ettikleri halde bizi gene severler.

Aralarında bir kileye yakın buğday toplayarak Atmaca’ya verdiler. Ve değirmenci buna iki çömlek de yoğurt ilave etti.

Biz bu güzel kabulden cesaret alarak, biraz ötedeki zeytin ağaçlarının arasında çadırlarımızı kurduk.
..


İşler iyi gidiyordu. Kadınlar taze söğütlerden yaptıkları sepetleri yakın köylerde satmakta güçlük çekmiyorlardı. Çalgıcılarımız yarım gün uzaktaki köylerden bile düğüne çağırılıyorlardı.

Atmaca tabii en baştaydı…

Sen bu Atmaca gibisine daha rastlamamışsındır.

Bir kere heybetli delikanlıydı: Yağız derisi, yüzüne delice dökülen simsiyah saçları ve koyu gözleri…


Sonra burnu… Uzun, sivri, ucu biraz aşağı kıvrık burnu…

Bunun için biz ona Atmaca derdik…

Başı, geniş omuzlarının üstünde bir arapatındaki gibi dik dururdu ve bir arapatı ondan daha çevik değildi…
Bütün çergilerde onun cesareti, onun güzelliği, onun çalgısı söylenirdi.

Başka Çingene’ler gibi çalmazdı o, adaşım: Bir kere nota bilirdi. Şehir mektebini okumuş, bitirmişti; sonra içliydi… Sanırdın ki, klarneti çalarken, havayı ciğerlerinden değil, doğrudan doğruya yüreğinden veriyor.


Geceleri tek başına bir ağacın dibine çekilirdi. Biz de çadırların önüne çıkıp yüzükoyun yatar, çenemizi toprağa dayayarak onu dinlerdik.

Hiçbir sevgilisi yoktu. Ne geçtiğimiz Türkmen köylerindeki al yanaklı güzeller, ne de ince dudaklı Çingene kızları onun bakışlarını bir andan fazla üzerlerinde alıkoyabilirlerdi…

Halbuki çalgı çalarken büyük gözlerde -oradaki kıvılcımları söndürmek ister gibi- bir nem belirdiğini, esmer yanaklarında -bir ateşe rastgelmiş gibi derhal kuruyan- birkaç ufak damlacığın yuvarlanmak istediğini görmüştük.


Çok konuşmaz, konuştuğu zaman da içindekilerden bize bir şey sezdirmezdi. Neler hisseder, neler düşünürdü? Onu bu dünyaya bağlayan şey neydi? Hiçbirimiz bilmezdik. Acaba birisini sevdiği için mi, yoksa hiç kimseyi sevemediği için mi, bu kadar yanık, bu kadar derinden çalıyordu?..

Ara sıra uzun müddet kaybolur, başka çergilerde dolaştığı, şehirlere inip büyük beylerin meclisine girdiği söylenirdi.

Kasabadaki efendiler ona akran muamelesi ederlerdi, fakat o davarlardan bizimle beraber koyun uğrular, düğünlerde bizimle beraber çalgı çalardı.
..
Hemen her akşam değirmenin önündeki meydanlıkta toplanıp ahenk yapıyorduk. Şimdilik bir şey anaforlamadığımız için değirmenci de memnundu. Kızıyla beraber büyük çınarın altına bir hasır atıyor, bağdaş kurup oturarak bizi dinliyordu.

Değirmencinin kızı tam bir köy güzeliydi.

Yuvarlak bir yüzü, kalın dudakları, kalçalarına kadar uzanan ince örgülü saçları vardı.

Ama yüzü hep soluktu. Etrafındaki şeylere, kendisiyle alışverişi yokmuş gibi, dümdüz bir bakışı ve dudaklarının kenarından dökülüyormuş gibi, isteksiz bir gülüşü vardı.

Bu kızcağız sakattı adaşım, küçükken sağ kolunu değirmenin çarklarından birine kaptırmıştı.

Şimdi onun yerinde şalvarının beline iliştirilen boş bir yen sallanıyordu.

Ve bu onu insanlardan ayırıyordu.

Düşünebilir misin, güzel bir kızın bir kolu olmazsa bu ne demektir? Derenin üst başında çıpıl çıpıl yıkanan genç kızlara karışamıyordu. Vücudunu ve ondaki ayıbı her zaman örtmeye mecburdu.

Geceleri birbirlerinin evinde toplanıp cümbüş yapan kızlarla da birleşemezdi, çünkü ne tef çalmak, ne de parmaklarının arasına tahta kaşıklar alarak oynamak elinden gelirdi…

Belli ki onun bütün çocukluğu bitmez tükenmez bir hasretle geçmiş; belli ki zeytin dallarına sincap gibi tırmanan, birbiriyle alt alta, üst üste güreşen, değirmenin önünde erkek çocuklarla su fışkırtmaca oynayan akranlarına bir duvara yaslanarak istek dolu gözlerle bakmıştı.

Şimdi bütün bunlara alışmış görünüyordu. Başka insanların yaptığı birçok şeyleri yapmak hakkının kendisinde olmadığını biliyor ve hiçbir şey istemiyordu.

Değirmenin kapısı yanındaki taş sedire saatlerce oturup meydanda eşelenen tavuklara, yahut kocaman çınarın kıpırdayan yapraklarına yarı yumuk gözlerle bir bakışı vardı ki, adamı ağlamaklı ederdi.

Geceleri babasıyla beraber gelir, onun yanında diz çöküp oturarak bize bakardı…
..


Sözü kısa keselim adaşım, bizim mağrur ve insafsız Atmacamız, değirmencinin bu sakat kızına vuruldu.


Tavuslara, sülünlere bakmaya tenezzül etmeyen yabani kuş, kanadı kırık bir çulluğun, şikarı (avı) oldu.


Eyvah bana ki meselenin çok geç farkına vardım. Ben anladığım zaman alev saçağı sarmıştı… Yoksa çoktan çergiyi toplar, başka yere göçerdim…

Atmaca hiç kimseyle konuşmuyor, düğünlere gitmiyor, zeytinlerin altında tek başına çalıyordu. Ama geceleri çınarın altında adamakıllı coşar, gözlerini kıza diker, üfler, üflerdi…

Ve biz titrediğimizi, bağırmak, konuşmak, yahut yerlere atılıp ağlamak istediğimizi hissederdik…


Onun çalışında, bir ateş yığını etrafında haykıran ateşe tapanların, yahut batmakta olan bir gemiye çarpan dalgaların feryadı ve inleyişi vardı.

Atmaca’nın kanatları düşmüştü adaşım. Sarardıkça sararıyordu. Değirmencinin köye indiği günler kapının yanındaki taş sedirde kızla beraber oturduğunu ve tırnaklarını, parçalamak ister gibi, iki tarafındaki sert kayada gezdirdiğini görünce, bu işin böyle gitmeyeceğini anladım…

Bir gece onu çağırdım, derenin alt başına gittik, kavak fidanlarının arasına oturduk.

Çakıllarda acele acele seken sulardan ve uzaklardan gelen bir kurbağa sesinden başka hiçbir şey duyulmuyordu.


Atmaca önüne bakıyor, niçin çağırdığımı, ne söyleyeceğimi sormuyordu.

Elimi omuzuna koydum, gözlerini bana kaldırdı:

-Seviyorsun!..- dedim.

-Öyle…- dedi.

-Ne yapacaksın?..-

Bu sualin cevabını bulmak ister gibi gözlerini yukarıya, yıldızlı göğe çevirdi; uzun uzun baktı, birdenbire:


-Sen bizim çeribaşımızsın- dedi, -gezdiğin yerler benden çok, tecrübelerin fazla, aklın, dirayetin bütün Çingene’lerden üstündür. Sana açılmalıyım…-

Gözlerini hiç indirmeden, sanki yıldızlara anlatıyormuş gibi, söylemeye başladı:

-Onu seviyorum, ne yapacağımı da hiç düşünmedim. Sen benim sevmemin nasıl olacağını bilirsin… Ben ki, arkamdan uşaklarını koşturan konak sahibi hanımlara başımı çevirmedim; yedi köye hükmeden eşraf bana gelip: ‘Kızım senin için yataklara düştü, Çingene olduğunu unutup seni evlat gibi sineme basacağım, yalnız gel, gel de kızımızı kurtar!..’ diye yalvardılar da, gene cevap vermeden yoluma gittim; işte şimdi bu bir kolu olmayan kızı seviyorum.
Onu alamam, onu kaçıramam… Halbuki o da beni seviyor.

Bunu bana evvelisi gün ağlayarak söyledi. ‘Gel; dedim, ‘beraber kaçalım.’ Acı acı güldü, ‘Ağam,’ dedi, ‘ben senden noksanım, bana sadaka mı veriyorsun?..’ Onu nasıl sevdiğimi anlattım: ‘Bana kolunun yerine kalbini veriyorsun,’ dedim, ‘bir kalp bir koldan daha mı az değerlidir?’

-Tekrar gözyaşları boşandı: ‘Olmaz’ dedi, ‘düşün ki, her karşına çıktığımda senden utanacağım, başım yerde olacak, beni böyle zelil etmek ister misin? Bırak beni, ne olduğumu bilerek ihtiyar babamın yanında kalayım, sen de bir daha buralara uğrama. Bana sakatlığımı unutturarak deli deli rüyalar gördürdün, seni ömrümün sonuna kadar unutamam, ama olmayacak şeylere beni inandırmaya kalkma, eğer sahiden beni seviyorsan hemen buralardan git!..-


Atmaca burada bir nefes aldı ve gözlerini yere indirdi:

-Düşünüyorum, birleşirsek bu ikimiz için de sahiden azap olacak. Aramızda anlaşılmaz, boğucu bir havanın dolaştığını hissedeceğiz. Eğer o bana açılamaz, bana naz edemez, bana içinden geldiği gibi sarılamazsa, gözleri her zaman: ‘Ne diye gençliğini benim için nara yaktın, sana yazık değil mi?’ demek isterse, ben ne yaparım? Her sözümden, her tavrımdan alınır; kızsam ona dokunur, sevsem ona acıyormuş gibi gelir, kucaklasam boş olan kolunun yerinde bir sızı duyar ve bunlar hep böyle sürüp gider…

Ne yapacağımı, bu halin beni nereye götüreceğini sorma, bende artık kuvvet yok, akıl yok, düşünce yok, yalnız aşk var. Mavzer kurşunu gibi çarptığını yere seren bir aşk… Senin Atmacan artık kanatlarını kımıldatacak halde değil!..-

Sustu, son sözler öyle acınacak bir tavırla ağzından dökülmüştü ki, fazla bir şey sormaya, hatta teselli etmeye kalkışmadım; ona bu halde ne söz söylenebilir, ne de o söyleneni duyardı.

Koluna girip çadıra kadar götürdüm.

İşler gittikçe sarpa sarmıştı adaşım, Atmaca’nın hali beni korkutuyordu. Fakat yapılacak hiçbir şey yoktu. Şimdilik işi oluruna bırakmaya karar vererek yattım. Bütün gece, büyük çınarın altında kollarını açarak sabırsızca bekleyen Atmaca’yı ve dudaklarının kenarında geniş bir sevinç, soluk yanaklarında görülmemiş bir pembelikle ona doğru koşan değirmencinin kızını gördüm. Fakat birbirinin kucağına atılacakları zaman şekli belli olmayan tuhaf bir cisim ikisinin arasına giriyor, bir çark gibi fırıl fırıl dönerek ve gittikçe büyüyerek onları ayırıyordu.
..
Günler, kuvvetli bir rüzgarın sürüklediği beyaz bulut kümecikleri gibi birbiri arkasına geçip gidiyorlardı. Ve biz, bunların sonunda muhakkak bir fırtına kopacağını seziyorduk. Herkes müthiş bir şeyden korkuyor gibiydi. Bütün çergiyi ağır bir durgunluk kaplamıştı.

İhtiyar ve tecrübeli Çingene karıları bildikleri afsunları okuyorlar, bütün iyi ve fena ruhları zavallı Atmaca’nın imdadına çağırıyorlardı. O, gittikçe çöken yanakları, nereye baktığı belli olmayan şaşkın gözleriyle geçerken delikanlılar başlarını yere eğiyorlar, genç kızlar ölü gibi sararan benizleri ve titreyen dudaklarıyla arkasından bakıyorlardı.

Kadın, erkek, genç, ihtiyar hiçbir şeye karar veremeyerek bekliyorduk. Sanki serseri bir rüzgar kafalarımızdan her düşünceyi silip süpürüyor, bizi şaşkın ve meyus buralarda bırakıyordu.
..
Bir gün Atmaca yanıma sokuldu.

-Bu akşam değirmende ahenk yapacağım, ben ihtiyarla konuştum!..- dedi.

Hafif yağmur çiseliyordu. Akşama kuvvetli bir yaz sağanağı gelmesi çok mümkündü. Bunu ona da söyledim.

-Değirmenin içinde çalacağım!- dedi.

-Değirmen geceleri de işliyor, o gürültüde mi?-

Tuhaf tuhaf güldü:

-Korkma!- dedi, -Klarneti o gürültüde de size duyururum. Nefesim daha o kadar kuvvetten düşmedi.-

Yağmur akşama doğru sahiden arttı. Karşı tepedeki palamut ormanına birbiri arkasına yıldırımlar düşüyor, iri damlalar zeytin ağaçlarının siyah yapraklarını garip tıpırtılarla oynatıyordu.
..
Hepimiz değirmenin içine dolduk. Tavlada sallanan iki tane gaz lambası etrafa yarım bir aydınlık serpiyordu ve çarklar, taşlar, tozlu kayışlar dönüyorlar, dönüyorlardı.

Hepsinin birden çıkardığı yırtıcı gürültü yağmurun alçak tavandaki kesik hıçkırığına karışıyor, birbirini kovalayan gök gürültüleri bu korkunç ahengi tamamlıyordu.

Değirmenci ve kızı duvarın dibindeki sedire oturmuşlardı. Sallanan lambalar genç kızın yüzünde acayip gölgeler oynatıyordu.

Bütün gürültüleri bastıran ince bir ses birdenbire yükseldi: Kendisini değirmenin karanlık bir köşesine çeken Atmaca çalmaya başlamıştı.

Adaşım, ben o gece dinlediğim şeyleri öldükten sonra bile unutamam.

Dışarıda fırtına gittikçe artıyor ve rüzgar ıslak kamçısını kerpiç duvarlarda gezdiriyordu. Yükselen sular tahta oluklardan taşıyor, haykıra haykıra yerlere dökülüyordu.

İçeride taşlar nihayetsiz bir coşkunlukla homurdanıyor; çılgın gibi dönen kayışlar şaklıyor; birbirine geçen tahta çarkların dişleri ağlar gibi gıcırdıyordu. Ve bunların hepsini bastıran deli bir ses kah yalvarıyor, kah hiddetle kıvranıyor, susacak gibi olduktan sonra tekrar yükseliyordu.

Alacakaranlıkta Atmaca’nın siyah ve parlak gözleri hiç kıpırdamadan genç kıza bakıyorlardı, genç kızın acınacak bir perişanlıkla çırpınan büyümüş gözlerine…

Ve öyle şeyler çalıyordu ki adaşım, onları anlatmaya bizim kullandığımız kelimelerin takati yoktur…


Bazan okşayan, ısıtan bir sabah güneşiydi… Fakat derhal yüzümüzü yırtan, gözümüzü kör eden, içindeki ateşleri kum tanesi gibi etrafa saçan bir çöl fırtınası oluyor, yahut bağrımıza işleyen bir bıçak haline geliyordu.


..
Son ve keskin bir çığlıktan sonra Atmaca’nın ayağa kalktığını gördüm. İki üç adım ilerledi ve klarneti bir köşeye fırlattı.

Herkes doğrulmuştu. Üzüntülü gözlerle ona bakıyorlardı. O, yüzüne büsbütün dökülen kara saçlarını eliyle geriye attı. Birdenbire çukura gitmiş gibi görünen gözlerle etrafını araştırdıktan sonra onları değirmencinin kızına dikti, uzun uzun baktı…

O dakikayı ömrümde unutamam adaşım; dışarıda fırtına arttıkça artmıştı, duvarlar sarsılıyor, tepemizdeki kiremitler uçuyordu. Ve değirmen, azgın bir hayvan gibi homurduyor ve dönüyordu. Ve o, lambanın sönük ışığında, olduğundan daha büyük, adeta bir gölge gibi duruyordu. Gözleri genç kızın üzerindeydi. Tahammül edilmez bir acı yüzünün şeklini tanınmayacak hallere sokmuştu. Kah esmer derisini şişiren bir kan gözlerinin kenarına kadar fırlıyor, kah dişlerinin arasında ezilen dudakları bile bembeyaz oluyordu. O dudaklar ki, bir şey söylemek ister gibi kıpırdıyorlardı ve kenarları ağlayacak gibi aşağıya çekiliyordu.

Bu bakış ancak bir an kadar sürdü. Sonra gözkapakları yavaşça düştüler ve o, yere yıkılacak gibi sallandı. Fakat hemen kendisini topladı. Bir kere daha etrafına bakındı. Sanki bir imdat bekliyor gibiydi: Kendisini bu kahredici; bu parçalayıcı ağrılardan kurtaracak bir imdat… Nihayet kafasına bir şey vurulmuş gibi inledi. Gerisingeriye dönerek değirmenin öbür başına, çarkların ve kayışların kudurmuşçasına döndükleri köşeye doğru atıldı.

Bir nefes alımı kadar hepimiz olduğumuz yerde kaldık, sonra delice bağırarak arkasından koştuk…

Heyhat adaşım, çok geçti. Atmaca yerinden fırlayan ve –iş işten geçti- demek isteyen gözlerle bize doğru geliyordu.

Sağ kolu yerinde değildi ve oradan oluk gibi kan fışkırıyordu. Birkaç adımdan sonra sendeledi, ayaklarımızın dibine yıkıldı.
..
İşte adaşım, sana seven bir Çingene’nin hikayesi.

Çiçeklerin açtığı mevsimde, senin kollarına yaslanan ve çiçekler kadar güzel kokan bir vücutla uzak su kenarlarında oturmak ve öpüşmek, yoruluncaya kadar öpüşmek hoş şeydir…

Seni gördüğü zaman zalimce başını çeviren mağrur bir dilberin kapısı önünde ve ay ışığı altında sabaha kadar dolaşmak, bunu candan arkadaşlara ağlayarak anlatmak, -söz aramızda- gene hoş şeydir.

Fakat sevgili bir vücutta bulunmayan bir şeyi kendisinde taşımaya tahammül etmeyerek onu koparıp atabilmek, işte adaşım, yalnız bu sevmektir.


‘Sabahattin Ali’

Metrobüs, nefes alsam yeter! :)

Vatan Şaşmaz’lı metrobüs reklamıyla resmen dalga geçilen İstanbullunun sesi olmuş Hayrettin. Teşekkür kendisine.

[Bu videoyu izlemek için Flash 10 gerekmektedir]

‎”Ben bu bahar çok değiştim de anne
Ben bu bahar burada değilim
Ben bu bahar hayatın pencerelerinden kaçıp
Bir ilmiği çözer dönerim

Beni eski sokaklardan bir ses çağırıyor
Gidince kaybedecek bir şey kalmıyor
Bu güller var ya bu güller bu bahar akşamında
Ben bu gece mayısın beşiyim”

Hüsnü Arkan

Gölge

Günün nasıl geçtiğini anlamamıştı. Saatine baktı, beşe geliyordu. Eli çantasına gitti, sigara paketini çıkarttı, bir tane zehir aldı. Yaktı. Paketi çantaya koyup, kapaklı aynasını aradı, buldu ve çıkarttı çantadan. Çantanın içinde ne kadar çok şey var diye düşündü bi an. Elini sanki büyükçe bir sandığa sokmuşçasına hissetmişti. Aynanın kapağını açarken derin bir nefes aldı ciğerlerine. Yüzüne baktı. Aynada sivilceleri yüzünden memnuniyetsiz bir yüz gördü, topladığı fakat toplanmaya isyan eden saç tutamları eşlik ediyordu yüzüne. Bir daha kısa kestirmeyeceğim saçlarımı diye düşündü. Aynayı kapattı, omzunda taşıdığı sandığına geri fırlattı. Sigarayı tutmadığı elini başına götürdü, kaşınmasa da alnını kaşıdı, düşünmeye başladı.

Düşünce ilmikleri böylelikle başlamış oldu. Sivilcelerini düşündü önce. Stres kaynaklı lanet şeyleri. Stresin kaynağı da sıkıntıydı, sıkıntı kaynağının en büyüğü iş bulamaması. Arıyordu, mesleği olmasa bile yapabileceğini düşündüğü her işe başvuruyordu. Geri dönüşler oluyor, görüşmelere gidiyor, görüşme masalarına oturuyor, soruları cevaplıyor, konuşmaları dinliyor, bazen bir sonraki mülakat için randevu alıyor, bazen gözlerinin içine yiyecekmiş gibi bakan hatta bazen işi daha da ileri götürüp ona alenen sarkan göbekli adamlara, gözlüklü adamlara, yaşlı adamlara iğrenerek bakıyor ve bir daha dönmemek üzere uzaklaşıyordu o ortamdan. Yalnız bir kadınsan, üstelik belli bir yaşa gelip henüz evlenmemiş bir kadınsan bazı erkeklerin senin üzerindeki algısı değişiyordu. Tamamen ilkel içgüdülerle çalışan bir beyin yapıları oluyordu böylelerinin. Ne istediğini söylemeye yeltenecek kadar da pervasız, yüzsüz ve utanmaz olabiliyorlardı. İşte, bu sabah gittiği görüşmedeki adamın imalı lafları neydi. Akşamları herkes gittikten sonra bazen baş başa çalışmak zorunda kalabilirlermiş. Hatta hafta sonları şehir dışına beraber çıkmaları gerekebilirmiş. Sanki asistan değil kendine orospu arıyor şerefsiz. Ah dedi, içinden, para bazı insanlara çok lazım olmasına rağmen hiç olmazken, bazılarında neden bu kadar çok olabiliyordu ki? Bazıları neden şanslı doğardı? Kadın olmak, etini erkeklerin hizmetine sunma gereği mi getirirdi? İlmikler, ilmikler, sorular, düşünceler. Biten sigarasını tazeledi. Güneş batıyordu, önünden geçen insanların uzayan gölgelerine baktı. Gölgeleri gördükçe ayağa kalkmaya üşendi. Bırakın kendisini, gölgesini bile taşımaya üşeniyordu. Öylesine yorgun, öylesine bitkindi ki içinde bulunduğu ruh hali neticesinde, tüm gün çalışsa böylesine yorulamazdı belki.

Eli tekrar çantasına gitti, cep telefonunu çıkardı. Aramamıştı. Arasam mı diye düşündü, olmazdı, düşünceyi uzaklaştırdı aklından. Birisini aramak, konuşmak, dertleşmek istiyordu, rehberi açtı. Dertleşebileceği kim kaldı diye rehberde gezinmeye başladı. Kendisini ya da yüzünü hatırlamadığı isimlerle doluydu rehberi, kimdi acaba bunlar? Hayatıma hangi ara girdiler ve çıktılar ve unutturdular kendilerini? Kendilerini unutturacak kadar neyle uğraşıyorlardı acaba? Kıskandı hayatlarını. Kendi hayatını düşündükçe, düzgün bir hayatı olan, evlenmiş hatta çocuk yapmış işi gücü olan insanları düşündükçe morali bozuluyordu artık. Geç kaldım diyordu, geciktim. Neden kararsızdı ki, neden bir dala tutunmakta bu kadar ürkek olmuştu. Oysa düşüyordu işte ağaçta ve artık zemin çok uzak değildi, hatta bir çok dala tutunma imkanı olmuştu. Hiçbirini istememişti. Pişman mıyım diye düşündü rehberi üçüncü kez baştan dolaşmaya başlarken. Pişman mıydı hayatını bu hale getirdiği için? Konuşacak doğru düzgün bir dost bırakmadığı için hayatında, pişman olmak çok hafif kalmaz mıydı bu durumunun sorumluluğundan kaçmak için? Omuzlarında bu ağırlığı hissetti, bir sigara daha yaktı. Çok içiyorum, cildim kuruyor diye geçirdi içinden. Neden aramıyordu ayrıca? Buluşacaktık bu akşam. Konuşacaktık aralarında olan ama ne olduğuna isim koymadıkları şeyi. Aramamalıyım dedi. Gururumu bu kadar ayaklarına sermemeliyim diye düşündü. O gece arkadaş ortamında tanışmış olsalar bile çok etkilenmişti ondan. Alkolün etkisi de olabilir dedi kendine. Ne olursa olsun ilk defa tanıştığın birisiyle yatmamalısın dedi sonra kendini suçlayarak. Sabah kahvaltısında çok iyi vakit geçirdik, yarın akşam buluşalım diye konuştuk, bana bakarken gözleri gülüyordu diye savundu kendisini. Ne çabuk bitiyordu sigaralar. İçeyim mi daha diye düşündü, karar veremedi.  Bir bozuk para çıkardı, yazı dedi. Bir sigara daha yaktı. Keşke her konuda bu kadar şanslı olsaydim diye geçirdi içinden. Oturduğu banktan kalktı, gölgesini sırtına aldı.

Topuklu ayakkabılardan nefret ettiği geldi aklına yürürken. Modernizmin kölesi kadınlar olduklarını düşündü, kendilerine işkence yapmaktaki yeteneklerini böylelikle kanıtlamış oluyorlardı her gün milyonlarca kadın olarak. Yanından geçen araba korna çaldı, camını açıp laf attı içindeki adam. Topukluyu çıkartıp kafasına geçirmek geldi içinden. Bozuntuya vermeden yürüdü. Alışıktı laf atılmasına. Orta yaşlarındaydı, olgundu, alımlıydı, erkeklerin hoşuna giden bir tipi ve havası vardı, bu yüzden neyin kaale alınıp neyin alınmayacağını biliyordu. En azından bildiğini sanıyordu. Eve kadar yürüyeyim dedi ama kendini taşıma takati bulamadı. Bir taksi çevirdi, kendini içeri attı.

Taksiden inerken bir daha etek giymemeye karar verdi. Taksici aynadan öyle bakmıştı ki bacaklarına, o arabadan inerken yaktığı sigaraya taksici, ilk fırtını alırken başka anlamlar yüklemişti bile. Erkekler dedi, hiçbiri mi farklı olmazdı? Zaten diğer piç de aramamıştı hala. Asansörün aynasından kendine baktı, sabahki halinden çok daha yorgun ve yaşlanmış ve yıpranmış olduğunu düşündü. Sivilcelerine baktı, morali iyice bozuldu. Anahtarı neredeydi, neden ilk seferde bulamazdı ki bir kere bile olsun. Kapıyı itti, girdi içeri. Topuklu ayakkabıyı icat edene sövdü ayağından çıkartırken. Salona geçip ağrıyan ayaklarını ovdu bir süre. Boşuna geçirilmiş bir gün daha dedi. Mutfağa geçip ısıtıcının düğmesine bastı. Kahvesini alıp salona geri döndü. Bir sigara daha yaktı, kaçıncı diye düşündü. Saymaya üşendi. Paketi uzanamayacağı bir yere fırlattı. Telefonu eline aldı, onu da uzanamayacağı bir yere fırlattı. Uzandı. Tavana bakarken sigarasını bitirdi, kahvesini soğuttu, içmedi. Küllüğe sigarasını bastıktan sonra, gözlerinin ağırlığına dayanamadı. Anahtarı kapının dış tarafında unuttuğunu fark etmemişti bile. Uyudu.

Site hayatı böyleydi işte. Alt katta, yan dairede, bir üstündeki evde ne olduğunu bilmiyordun, daha çok bilmek istemiyordun. Kapıda anahtarını unutsa bile yan komşun, onu uyarmaya yeltenmiyordun. Kapıdaki anahtarı gördüğünü söylemedi polise yan komşusu. Zaten ifade vererek huzurunun yeterince kaçtığını düşünüyordu. Daha fazla uğraşmak, dahil olmak istemedi konuya. Akşam yatarken düşünmedi bu konuyu bir daha, iş hayatı yoruyordu zaten insanları, hemen uyuyorlardı. O akşam da çok rahat uyudu yan komşusu.

Otopsi raporuna göre önce tecavüz edilip, sonra da boğulmuştu. Birden fazla kişinin spermine rastlanmıştı vücudunda. Polis raporuna göre değerli takıları, cep telefonu, kredi kartları çalınmıştı. Geniş çaplı operasyon başlatmıştı yetkin ve etkin ekipler. Çok uzun bir süre geçmeden olay unutulacaktı. Zaten kadının kimsesi de yoktu, ne bir eşi ne de bir çocuğu. Huzur evinde yaşamakta olan annesi ise hastalığı nedeniyle kızını dahi hatırlamıyordu. Kadın birden hiç yokmuşçasına yer yüzünden silinmişti. Ne kimsenin itirazı vardı, ne de böyle sonlanmasını sorgulayan. Kimsesizler mezarlığına gömüldü. Adı Neşe idi. Kendiyle en alakasız yanıydı ismi, hep söylerdi kendini hatırlamayan arkadaşlarına, kendini tanıyordu.

Beyaz Mantolu Adam

Kalabalık bir topluluk içindeydi. Başarısızdı. Parası yoktu. Dileniyordu. Caminin önündeydi. Büyük bir camiydi bu. Minareleri, kubbeleri, kemerleri ve parmaklıklı pencereleri filân hepsi tamamdı. Özellikle avlusu: dilenenler için en önemli yer. Bir kenarda duruyordu. Hiçbir hüner göstermediği için ya da acındırıcı bir garipliği olmadığı için ya da kendisini çevreden ayırıp başarısızlığına üzülecek kadar düşünemediği için dilenirken de başarısızdı. Küçük kaplar içinde mısır satmadığı için, çocuklarla ve kuşlarla birlikte, başkaları adına sevap işleyemezdi; ayrıca, ne kırmızı cüppeli bir müneccime benzeyen ihtiyar gibi tekerlekli ve meşin duvarlı ve öğle tatilinde ön duvarı bir kepenk olup sahibini kapatıveren kulübede yaşıyordu, ne de şişman kötürüm gibi nazar boncuklarını ve tespihlerini ve çakmak taşlarını artık satamadığı anda gaz pedalına basıp motosikletli tezgâhıyla oradan hemen uzaklaşabilirdi. Sermayesi ve görünür bir sakatlığı yoktu. Belki, yoldan geçen birini durdurup, hastaneden yeni çıktığını ve hemşerisi inşaat çavuşuna gidecek parası olmadığını söyleyerek köylü taklidi yapabilirdi; fakat, konuşmadığı için, bu bakımdan da basan kazanması oldukça güçtü. Caminin duvarına yaslanmaktan başka ilgi çekici bir eylemde bulunmuyordu. Hatta henüz avcunu açma teşebbüsüne bile geçmemişti. Bununla birlikte, güvercinlerin ve mısır kaplarının ve caminin eğimli bir duvar çıkıntısına dizilen cinsel ve dinsel kitapların ve halkı bazı toplumsal kötülüklere karşı uyaran ve ağaç gövdelerine sarılan gazetelerin ve makbuz mukabili iyilik işleriyle uğraşanların yoğunlaştığı sırada, onu sakat sanan başörtülü ve çarşaflı kuru bir kadın, bu gönülsüz dilencinin avcunu çevirerek içine biraz para koydu. Belki de o sırada oldukça yüksekte duran güneş yüzünden gözlerini kırpıştırdığı için paraya bakmadı; belki de gözü, caminin iç avlusunda oynayan çocuklara takıldığı için avcunu kapamayı unuttu. Bütün bunlar, günün ilk hayırseveri biraz uzaklaştıktan sonra olmuştu. Kadın onun yüzüne bakarken, bilerek ya da bilmeyerek hiç oynatmamıştı gözbebeklerini. Bu yüzden ilk müşterisi onu kör sanmıştı. Avcuna düşen başka bir paranın sesiyle kendine gelir gibi oldu: Kendisi gibi elbisesi yırtık, sakalı uzamış bir adam gördü başını kaldırınca. Sonra, eski bir halıdan yapılmış torbasını sinirli hareketlerle karıştırarak bozuk para çantasını arayan genç kız çıktı karşısına; büyük bir para elini ağırlaştırdı, öteki bütün paraları kapadı.

Kucağındaki kundak çocuğuyla karanlık bir kadın çömeldi yanına. Bir süre, iki leke gibi, duvara dayalı durdular. Sonra, açık leke avlunun ortasına doğru yürüdü. Kırmızı cüppeli ihtiyarın kulübesinden bir baston uzandı bacaklarına; neredeyse düşecekti. “Beni gölgeye götür delikanlı,” diye söylendi ihtiyar, aksi bir sesle. Kulübesi, tekerleklerin doğrultusunda itilince, “Oraya değil,” diye tepindi kırmızılı müneccim ve dışarı çıktı; istediği yöne çevirdiler tekerlekleri.

İhtiyar, kulübesinin açık yanını hırsla örttü; başka bir duvarından küçük bir pencere açtı. Oradan öfkeyle baktı avluya.
Gölgede bıraktı ihtiyarı; gitti duvara yaslandı ve paralarını seyretti.
“Sağlam adamsın; utanmıyor musun dilenmeye?” Şişman bir adam duruyordu yanıbaşında: “Bir iş verilse çalışmazsın.” Şişmanın yerde duran bavuluna baktı, iki eliyle tutup kaldırmaya çalıştı yükü; başaramadı. Sonra bir hamal gördü uzakta, becerikli. Onun gibi yaptı: Çömelerek sırtını bavula dayadı, sapı kavradı; olmadı. Şişman adamın da yardımıyla yüklendi sonunda.

Yolda, “iki buçuk liradan fazla vermem,” dedi ince sesiyle şişman. Yanyana yürüdüler. Rıhtıma yaklaşınca sırtındaki yükle birlikte yere çöktü. Bavul sahibi durdu ve bir süre kararsız kaldı; sonra uzattı parayı. Galiba ona biraz acımıştı. Vapura da girebilirdi ayrı bir ücretle; fakat, hamallar örgütünün duvarını yaramadı. Sonra, vapur iskelesinin duvarında dilendi biraz. Yeniden yük taşıma ihtimali belirince caddeye doğru itildi. Biraz hırpalanmıştı, hafifçe sallanıyordu olduğu yerde. Onu, günün bu saatinde sarhoş olmakla suçlayanlar çıktı; gene de oldukça iyi iş yaptı. Sonra gene bavul, sandık filân (rıhtıma kadar). Onu sağlam sananlarla sakat sananlar arasında gitti geldi. Belki daha çalışacaktı. Fakat, iyi giyimli bir bay, ona para vermek için tam elini cebine soktuğu sırada, yanlarından geçen bir kadının kucağındaki çocuk bu kılıksız adama, bakarak ağlamaya başlayınca parayı beklemeden yürüdü; hemen karşı kaldırıma geçti.

Cami avlusuna gelince bir kemerin altına girdi, loş ve serin duvarın dibinde parasını saydı; sonra karşı duvardaki simitçiye bütünletti, biraz da bozuk para kaldı. Yürüdü, kalabalık bir sokağa çıktı; insanların arasına karıştı yeniden. Yorgun ve terli iki hamalın ortasında duran oymalı, yaldızlı büyük bir boy aynasında kendini seyretti: Ceketi yoktu, gömleği parça parçaydı. İstemeyerek iki serserinin kavgasına karıştığı, onlara aracılık ettiği bir sırada yırtılmış olan gömleğinin parçalarını üstüste getirdi aynaya bakarak; pantolonunu tutan ipi çözdü, daha sıkı bir düğüm attı. Sonra aynayı götürdüler; yırtık pantolonunu ve çorapsız ayaklarına geçirmiş olduğu lastikleri seyredemedi. Yavaş yavaş yürüdü; dar ve kalabalık sokaklardan, dar ve kalaba¬lık sokaklara geçti. Yürüyen insanların gürültüsüne sokak satıcılarının sesleri katıldı. Sonra satıcılar, belirli ve sabit yerler almaya başladılar kaldırımlarda: Önce kısa ayaklı tezgâhlar göründü; tezgâhlar yükseldi, sırıklar ve tentelerle donandı. Güneş ve binaların üst katları kayboldu; sıcak azaldı ve sokakların üzerinde yürüyecek yer kalmadı. Nereye asıldıkları belli olmayan elbiselerin ve kumaşların arasına sıkıştı; durmak zorunda kaldı. Rüzgârın ya da gelip geçenlerin salladığı beyaz bir manto süründü yüzüne. Uzun ve aydınlık bir manto. Kloş etekli, kocaman düğmeli bir hayalet; geniş yakalı, serin.

Hafif bir rüzgâr çıktı; iriyarı, esmer ve görünüşü taşralı satıcının elbiselerini belli belirsiz dalgalandırdı. Yalnız beyaz manto kımıldamadı; ağır bir kumaştan yapılmış olmalıydı. Bir süre durdular mantoyla karşılıklı. Onu seyreden satıcı, sessizliği bozdu sonunda: “Ne o? Satın mı alacaksın?” Karşılık vermedi. Gülümseyerek yere tükürdü satıcı; yüzünde yarı kurnaz, yarı ilgisiz bir ifade vardı. Önce satıcıya, sonra tekrar mantoya baktı, elini cebine soktu. “Dur bakalım, bir giydirelim hele.” Çevresine bakındı satıcı, oyuna katılacak birilerini aradı. Karşı kaldırımdaki küçük meyhaneden bir adam izliyordu onları; dirsekleri tezgâha dayalı, elinde birası, gülmeye hazır bekliyordu. Başka ilgilenen yoktu.
Manto vücuduna yapıştı. Satıcı hızla çevirdi onu; etekler dönerek açıldı. Meyhanedeki adam bu kadarını beklemiyordu; birden gülmek zorunda kaldığı için ağzındaki bütün birayı ileri püskürttü. Satıcı kendine geldi: “Kadın mantosu bu, hemşerim; sana olmaz.” Mantoyu aceleyle çıkarmak istedi müşterinin üstünden. Satıcının elini itti ya¬vaşça; mantonun içinde, telâşla pantolonunun cebini aradı. “Çok pahalı, sen alamazsın,” dedi satıcı son bir çabayla. Yüz elli lira. Kadın mantosu. Deli misin sen?” Satıcıyı dinlemiyordu. Bütün parasını uzattı bir top halinde. Satıcı yı¬ğını açtı istemeden; önce içindeki bozuk paraları ayırdı, sonra kâğıt paraları saydı.

“Kırk beş lira,” dedi sevinçle. “Dünyada olmaz. Çıkar mantoyu.” Çıkarmadı.

“Yüz yirmi beş lira maliyeti var,” diye tepindi satıcı. İlgilenmiyordu satıcıyla. Eteklerinin nereye kadar indiğine bakıyordu: Ayak bileklerine geliyordu neredeyse.

“Gülünç olursun,” diye diretti satıcı. “Yüz liraya verdik diyelim. Nerede para?” Meyhanedeki adam kendine gelmişti. Göğsündeki sancı geçmişti. Fakat gülmek de gittikçe zorlaşıyordu. Bununla birlikle, satıcıyı tuttuğunu belirten gözlerle izliyordu olayı. Satıcının neşesi kaçmıştı; sadece, durdurulması güç inadı kalmıştı ortada. “Otuz lira daha ver öyleyse,” dedi. “Başına geleceklere de karışmam.”

Beyaz mantosuyla topuklarının çevresinde döndü; ilk defa gülümsedi çevresine bakarak. Sonra, sanki bir daha hiç gülümsemeyecekmiş gibi mahzunlaştı birden. Meyhanedeki müşteri, olaya sırtını çevirdi. Satıcı yalnız kalmıştı. “Allah belânı versin,” dedi. “Al şu pis bozukluklarını da.” Mantonun cebindeki eli çıkardı dışarı ve madeni paraları bir bir içine koydu. “Şimdi artık inanmazsın ama, bu sabah ihtiyar bir kadın getirmişti; vallahi tam otuz beş lira verdim bu mantoya. Kadın eşyası bu, kolay satılmaz ki.” Sesi öfkeliydi.

Beyaz mantosuyla kalabalığa karıştı. Tentelerin bittiği yerde gökyüzüne baktı. Yerdeki bir su birikintisinden güneşle birlikte yansıdı. Sonra su birikintisi kalabalıklaştı; lekesiz görüntüsünü, irili ufaklı gölgeler çevirdi. Mantosunu seyretmek için eğilince, henüz şaşkınlığı geçmemiş ve onu nasıl karşılamak gerekliğini bilemeyen topluluğu gördü suyun içinde. Mantosunun eteklerini kirletmemek için su birikintisinin çevresinden dolaştı. Onu doğrudan doğruya izlemek isteyenler suyu geçmeye çalışırken ıslanarak yarı yolda kaldılar.

Arkasına bakmıyordu. Adımlarını sıklaştırdı. Konuşulmuyordu; fakat ne de olsa topluluğa katılanlar gittikçe arttığı için hafif bir uğultu geliyordu peşinden. Yüksek duvarlarla çevrili küçük bir cami avlusunu geçtiler. Meydandaki kahvenin gölgesinde serinlemek için kalanlar olduysa da, çaylarını çoktan bitirerek ne yapacağını bilemeyenler onların yerini aldı. Çok kalabalık sayılmazlardı; gene de, avlunun kemerli kapısını geçerken hafif bir itişme oldu. Sonra, karşılarına çıkan beklenmedik birkaç basamaktan inilirken yaşlıca bir adam, iki çocuğun üstüne düştü. Küçük bir karışıklık çıktı. Bazıları da duvarlardaki, işçi arayan yüzlerce ilana kapıldı bir süre. Kısa bir duraklama dönemi geçirildi. İki duvar arasına sıkışmış basamaklardan kurtularak genişledikleri zaman biraz ferahladılar doğrusu; fakat, mantolu adamı bulamadılar. Gitmişti. Bazı küçük tartışmalar çıktı; iş arayanlara ve henüz, düştüğü basamaktan kalkma fırsatını bulamayan ihtiyara çatıldı. Bir sonuç alınamadığı için kalabalık dağıldı.

Yakıcı bir güneş vardı. Adımlarını yavaşlattığı halde, alnından kayan ter damlaları sakalını ıslatıyordu. Büyük bir köprünün üstünde parmaklıklara yaslanarak bir tarak satıcısının gölgesine sığındı. Mantosuyla, sakalıyla ve gelip geçenlerin üzerinden aşan bakışlarıyla satıcıya yararı dokundu; işsiz güçsüz takımından, onu seyretmek için duranlar oldu; ağır yük taşıyanlar, tam orada dinlenmeyi uygun buldular. Birkaç tarak satıldı bu arada. Hareketsiz, ifadesiz, öylece durduğu için önce yanına yaklaşamadılar. En çok konuşulan yabancı dilden bildikleri birkaç kelimeyi onun üstünde deneyenler çıktı. “Bu adam turist değil,” dedi birisi. “Kendini yutturmaya çalışıyor.” Bir başkası da yabancı dilden bir küfürle yokladı onu. Karşılık alınamadı. Cebinden Amerikan sigaraları görünen bir tombalacı, “Yok yahu, bu herif İngiliz,” dedi. O dilden de küfür edildi. Sonra ona dokundular, mantosunun eteklerini çekiştirdiler, canlı olduğu anlaşıldı. Yürüdü, oradan uzaklaştı.

Köprü uzundu; başka satıcıların yanında da dikildi bir süre. Hattâ bir tanesi, filtreli sigaralar satan kasketli bir genç, kendi yerine bıraktı onu, çişe giderken. O kısa süre içinde beş paket sigara, üç kibrit satıldı. Satıcı dönünce de birer filtreli sigara yaktılar kendi tezgâhlarından; parmaklıklara dayanıp, balık tutanları seyrettiler konuşmadan. Mantosunun üst iki düğmesini çözdü, gene de serinleyemedi. Alnına biriken terleri mantosunun geniş yakasıyla sildi. Köprünün ucuna çevirdi güzlerini; karanlık sokaklar vardı orada. Mantosunu ilikledi, eliyle belirsiz bir hareket yaptı satıcıya ve ayrıldı oradan.
Yüksek binaların koruduğu dar bir sokakla bir vitrinin önünde durdu. Kendini seyretti. Kumaşların, elbiselerin ve satıcıların dükkânlardan taştığı bir sokaktaydı. Müşterilerin yolu kesiliyordu. Bir süre sonra, vitrinin gerisinden gözetlendigini sezdi. Şişman dükkân sahibi, düşünceli küçük gözleriyle onu süzüyordu. Sonra, geniş bir gülümseme kapladı yuvarlak yüzü; gözler kısıldı, kayboldu. “Baksana sen buraya,” diye seslendi, şişman gövdesiyle kapıyı tutarak. “Nereden buldun o mantoyu?” Baktı; karşılık vermedi. Başka birisi yaklaştı o sırada yanma, kolundan tuttu. “Hey mister!” dedi. Anlamadığı dilden bir şeyler anlattı. Olmadı. Sözlerini elleriyle destekledi; ayrıca, kollarıyla da açıklamaya çalıştı ne istediğini. Olmadı. Yerde duran bavulunu açtı, saydam kâğıtlara sarılı gömlekler çıkardı içinden ve mantolu adamın eline tutuşturdu. Parmağını mantonun büyük düğmelerinden birine dayadı, “Sen turist,” dedi. “Sen getirmek gömlek Fransa Almanya. Yok para. Satmak.” Gene de anlaşıldığından kuşkuluydu. Onu vitrinin önünde öylece bıraktı, sokağın köşesine gitti. Şişman adam, dükkânının kapısında sonucu bekliyordu. Biraz sonra kırmızı pantolonlu, göğsünün kılları gömleğinin çiçekleri arasından kara bir çalı gibi fışkıran bir genç durdu önünde; gömleklere baktı: “How much?” dedi. Genç adamın yüzüne bakıldı sadece. Sokağın köşesindeki asıl satıcı hırsla ayağını yere vurdu. “Herif esrarkeş,” diye homurdandı. Kıllı genç müşteriyi kaçırmamak için yanına yaklaşarak, “Sağırdır,” dedi telâşla. “Yüz liraya veriyor.” “Pahalı,” dedi kırmızı pantolonlu genç. Asıl satıcı, mantolu adamın yüzüne öfkeyle baktı; kararsız durdu bir süre, sonra kulağını onun ağzına dayadı. “Seksen liraya indi,” dedi aceleyle. “Ben dilinden anlarım.” Mantolu adam, satıcının aracılığıyla sessiz bir pazarlık yaptı. Altmış liraya satmış oldu gömleği sonunda. Bir saatten az bir süre içinde bitti gömlekler. Mantonun cebine on lira konuldu ve “Goodbye,” denildi, uzatmadığı eli sıkı¬larak. “Çok şahane!” diye bağırdı şişman dükkâncı. “İçeri gelsene biraz.” Durdu, düşündü: “Öyle ya, anlamaz.” Bavullu satıcının yolunu denedi: “Sen gelmek dükkân burda,” dedi ve daha fazla beklemeden onu kolundan tutup içeri çekti. Tezgâhtarla birlikle bir süre çevresinde dolaşarak ondan ne yapabileceklerini düşündüler. “Herif de manken gibi duruyor ortada. Eline kumaş topunu verip sattıramam ya!” Bir süre daha çevresinde dönüldü. “Manken,” dedi şişman dükkâncı gene, başka söz bulamadığı için. Bir süre de tezgâhtarla birlikte söylendiler “Manken, manken,” diye ve çok sonra akıl ettiler onu manken olarak kullanmayı. Bir süre de “Canlı manken!” diye bağırdılar sevinçle. Sonra onu vitrine doğru ittiler, orada durması için (ona başka türlü söz dinletilemiyordu ki). Tam vitrinin çıkıntısı¬na doğru adımını attıracakları sırada, “Ayakları çok kirli, pantolonu da öyle,” diyerek patronunu uyardı tezgâhtar. Onu durdurdular. Ayakkabılarının üstüne ve pantolonu¬nun alt tarafına biraz beyaz bez sarıldı. Mantonun örtemediği kısımlarıyla müzedeki bir mumyaya benzer gibi oldu. Kollarından tutup vitrine çıkardılar. “Böyle put gibi dur¬masın,” dedi tezgâhtar. “Güzel bir poz verelim ona.” Gene düşündüler. “Kollarını açalım,” dedi patron. “Vitrini dol¬dursun.” “Yorulur, kollarını oynatıp durur.” Naylon iplerle tavana asmaya karar verdiler sonunda kolları. Bir kolu ileri uzattılar, bağladılar ve ipi vitrinin üstündeki bir çiviye tut¬turdular. Öteki kolu da, duvarda boşalttıkları bir rafa yer¬leştirdiler. Onların çalışmasını seyretmeye başladı birkaç kişi. Sonra, vitrinin önünde birikenlerin sayısı çoğaldı. “Cansız bu, kukla,” diyenler çıktı. Tezgâhtar, kapının önünde bağırıyordu: “Canlı manken mağazasına buyurun! Serinletici kumaş çeşitlerimizi görün. İşte, büyük fedakâr¬lıklarla Kuzey Kutbu’ndan getirtmiş bulunduğumuz Canlı İsveç Mankeni, bu sıcağa ancak hafif kumaşlarımızı giye¬rek katlanmaktadır. İşte, koca manto, onu terletmemektedir. Kumaşlarımızla bir kuş gibi havalarda uçarak sizlere en canlı ve en gerçek reklamı yapmaktadır. Saran Kumaşları yalnız mağazamızda. Mallarımızın ve mankenlerimizin taklitlerinden sakınınız. Israrla arayınız!”

Önce, onu yakından görmek isteyenler içeri girdi. Bir ka¬dın, ağlayan çocuğunu omzuna çıkararak kalabalığı yarmaya çalışıyordu. Sonra kumaşlara da baktılar. Genç kadınlar onun mantosunu da tuttular, aynı kumaştan olup olmadığını anlamak için. Mantonun etekleri açıldı, pantolonun yırtık dizleri göründü. Tezgâhtar, müşterinin az olduğu bir sırada onun iki bacağına bir kumaş daha sardı. Patron da kloş etekleri açarak ona yardım etti. Eteklerin bu durumu ikisinin de hoşuna gitti ve yelpaze gibi açılmış uçları iğneyle oraya buraya tutturdular. Mantolu adam bütün vitrini kaplamıştı. Ondan başka hiçbir şey görünmüyordu. Bunun üzerine, omzundan, kollarından biraz kumaş sarkıttılar.

O gün öğle tatiline kadar iyi iş yapıldı. Tezgâhta yemek için oturup sefertaslarını açtıkları zaman, “Ona da bir şeyler vermeli,” dedi patron. “Yığılır kalır sonra.” Vitrine gitti, onu çözdü, serbest bıraktı. Altına bir tabure çektiler tezgâhın önünde. Sefertasının kapağına kuru fasulyeden ve makarnadan biraz koydular; iki küçük parça ekmeği çatal gibi kullanarak yemeğini yedi. Dükkânın arkasındaki lavabo¬dan, musluğa elini uzatarak biraz su içti. Yere oturdu, sırtını tezgaha dayadı; ona bir sigara verdiler. Biraz saygı uyandırmış olmalı ki, patron yaktı sigarasını. Sonra omzuna vurdu ve tezgâhtara döndü, “İşimize yaradı, değil mi?” di¬yerek güldü. “Yoruldun mu?” dedi tezgâhtar, patrona bakarak. Karşılık vermediği için onunla konuşmak zor oluyordu. Sigarasını bitirdi, bir süre daha oturdu. Sonra yavaşça doğrularak kalktı, kapıya yöneldi. “Nereye gidiyorsun?” diye bağırdı patron. “Fena mı, para kazanıyorsun işte.” Durmadı. Arkasından koştular, cebine biraz para sıkıştırdılar. Patronun, mantonun üstünde unuttuğu iğnelerle ve kollarından sarkan iplerle, beyaz bezler sarılı ayakkabılarını sürükleyerek yürüdü gitti. Omzunda kalan küçük bir kumaş parçası da sokağın köşesini dönerken yere düştü.

Dik bir yokuşun başına gelince durdu. Kaldırımın kenarına oturdu. Elinin tersiyle alnına biriken terleri sildi. Çevresine baktı: İlerde, bir elektrik direğine tutturulmuş otobüs durağı levhasına takıldı gözleri. Ayağa kalktı, bir iki adım attı, gene durdu. Tezgâhtarın ayağına sardığı bezler çözülmeye başlamıştı. Belindeki ipi çıkardı, yere koydu. Kaldırımın kenarında duran bir taşla ipi ortasından ezerek ikiye ayırdı, sargıların üstüne bağladı. Durağa doğru yürürken, mantosunun üstünden pantolonunu çekiştirdi durdu. Bir yoğurtçu geçti yanından; durağın arkasındaki eski bir evin kapısından girerken ona çarptı. Mantolu adam sendeledi, kapıya baktı; karanlık bir avluda kayboldu yoğurtçu. Sonra esmer, kara gözlüklü, dökülmüş siyah saçları yağdan birbirine yapışmış bir baş çıkmaya başladı kaldırımın içinden. Mantolu adam baktı; Birkaç basamakla inilen bir boşluk gördü yerin altında. Gözlüklü kafa büyüdü, yükseldi; bir adam oldu. Kolunda bir sürü kemer taşıyan eskimiş bir adam. Koyu renkli bir kemere uzattı elini mantolu dilenci. Mantosunun düğmelerini çözdü; fakat, kemeri geçirecek bir yer bulamadı pantolonunun belinde. Biraz yukarı çekiştirmek istedi pantolonunu; alt taraftaki sargılar, ipler izin vermedi. Ümitsizlikle kemerciye baktı; sonra da kemere baktılar birlikle. Kemerci, çıktığı deliğe yöneldi, bir süre kayboldu. Kocaman çengelli iğnelerden yapılmış bir zinciri tutarak çıktı ortaya. Pantolonunun beli mantonun iç kıs¬mına bu iğnelerle tutturuldu. “Üstüne takarsın kemeri artık,” dedi gülerek. “Daha fiyakalı olur.” Öyle yaptılar. Mantosunun cebinden çıkardığı kâğıt paralardan birini uzttı. Kemerci paraya baktı, sonra aldı ve yandaki bakkala girdi. Paranın üstü, bir şişe ucuz şarap ve küçük bir kutu domates salçasıyla çıktı dışarı. Paranın üstünü verdi, şarabıyla salçasını deliğinin yanına koydu; birkaç yudum içtikten sonra mantolu adama uzattı şişeyi. Onun almadığını görünce, tekrar yerin altında kayboldu. İçerken insanın ağzını kesmesin diye kenarları düzeltilmiş boş bir konserve kutu¬suyla döndü. Teneke, şarapla dolduruldu mantolu adam için. Deliğe inen merdivenin duvarına oturdular, ayaklarını aşağı sarkıttılar, birlikte içtiler. Bu arada bir otobüs kaçırıldı; ikinci otobüs gelmeden de şarap bitti. Otobüse birlikte bindiler. Paraları kemerci verdi ve yokuşun üst başında, mantolu adamdan iki durak önce indi.

Arka sahanlıkta yalnız kalınca ileri yürüdü. Şoförün yanına varmak üzereyken bir fren sırasında ön koltuklardan birine oturdu istemeden. Karşı sırada oturan bir adam gülümsüyordu. Önce aldırmadı gülümseyen adama. Fakat gülümseme bitmedi. Telâşlandı, kemerini düzeltti. Gülümseme bir türlü durmuyordu. Yakasına, eteklerine, sargıların üzerindeki iplere baktı; Hayır, çözülmemişti. Uygunsuz bir durumu yoktu kılığının, biraz ferahladı. Gülümseyen adama tatlı gözlerle baktı. Kendisine bakılmadan gülümsendiğini anladı sonunda. Cebindeki küçük bir radyonun ince bir telle sol kulağına taşıdığı ve otobüste kendisinden başka kimsenin bilmediği bir müziğe gülümsüyordu adam.

Geniş bir meydanda otobüsten indi. Küçük bir boyacı, sandığını koydu yanına. “Tozunu alalım mı abi?” dedi. Ayağını özenle koydu sandığın üstüne; sargıların arasında¬ki kirler, beyaz bir fırçayla özenilerek temizlendi. Sonra, güvercinler için mısır aldı; kollarını iki yana açarak serpti kuşlara. Parkın girişindeki duvarın üstünde oturan kasketli bir genç, yanındakine, “Put gibi olmuş, şuna bak,” dedi. “Çarmıh,” diye düzeltti öteki. Güldüler.

Parkın kapısında ‘Otuz iki dişe,keman çaldıran’ bir şişe gazoz içti. Gölgedeki banklardan birine oturdu. Bir ihtiyarın, dişleri olmadığı için, pek anlaşılmayan dertlerini dinledi. Derli toplu insanlar, dinlenmek için başka yerlere gittiklerinden kimseye garip görünmedi kılığı, kimsenin gözüne çarpmadı. Sonunda, ihtiyarın isteği üzerine, onu durağa götürdü koluna girerek. Parktan çıkarken gene peşine takıldılar. Önce çocuklar. Durağa oldukça kalabalık geldiler. “Allah belasını versin bu pis yabancıların,” dedi birisi; gömleğini pantolonunun üstüne çıkarmış, bütün yüzü bıyık içinde kara bir adam. “Bedava yaşıyorlar bu ülkede.” Arabasının kapısına dayanmış, müşteri beklerken, yağlı, kıymalı bir şeyler yiyen şoför de bu düşünceye hak verdi; “Paramızın değeri de bu yüzden düşüyor abi.” İhtiyar, mantolu adamın kolunu çekti, “Beni karşıya geçirin,” dedi. Bir taksi geçerken onlara hafifçe dokundu, durdukları halde. Dönüp baktılar. “Ne bakıyorsun?” dedi, pencereden uzanan kafa. Geri çekildiler, onları izleyen kalabalığa çarptılar. İhtiyar, mantoyu çekiştirip duruyordu. Hızla geçen arabalar yüzünden bir türlü ulaşamadılar karşıya. Bir iki atılıştan sonra kaldırımın kenarına sığındılar. “Hepsi de esrarkeş bunların. Ezersin başına belâ.” Şoförle bıyıklı birer sigara yaktılar. “Adama bak,” dedi bir kadın kocasına. Bak¬tılar. “Çocuklar kâğıttan kuyruk takmışlar arkasına.” Güldüler. Çocuklarla arabaların arasına sıkışıp kalmıştı; ihtiyar adamı bulamadı. Kalabalık arttı. “Ayakları sargı içinde.” “Cüzzamlı olmasın.” İtişerek çekildiler. Hiçbir şeyden korkmayan çocuklar, yani çocukların hepsi, eleklerini tutarak çevirdiler onu. “Karnına çengelli iğneler takmış.” “Kol¬larına ipler bağlı.” “Sakın tımarhaneden kaçmış olmasın.” “Deli bu, mantonun üstüne taktığı kemere bakın.” “Manto mu?” “Kadın mı?” “Ne kadını? Kafadan manyak.” “Polis çağırın ” Gözlerden kurtulmak için başını kaldırdı. İlerde, köprünün üstünde bir adam onun filmini çekiyordu. “Abi bunlar filim çeviriyorlar.” Bütün gözler köprüye çevrildi. Bu kısa süreden yararlandı, sırtını köprüye döndü, adımlarını hızlandırdı. Sonra koşmaya başladı. Uzaktan hızla geçen bir trene doğru koştu; bir duvardan atlarken düştü, bir telörgü elini kanattı. Demiryoluna ulaştı sonunda. Hat boyunca ilerledi. İstasyona vardığı zaman soluk soluğa ve ter içinde yığıldı yere. Kalkarken etekleri dolaştı ayağına, düştü. Sonra, geri geri giderek uzaklaştı istasyondan. Kadınlar helasının duvarına dayandı. Bir iki tren geçti, istasyon tenhalaştı. O zaman gişeye yürüdü. Gişedeki memur onun suratına baktı ve bu konuşmayan adama ikinci mevki bir bilet verdi. Trende, sarı tahtaların üstünde, kendisi gibi kirli, kendisi gibi yorgun, kendisi gibi çevreye ilgisiz insanlarla birlikte yolculuk etti. Yasak levhasına rağmen onlarla birlikte, onların ikram ettiği sigarayı içti. Pencereden denizin göründüğü bir istasyonda da trenden indi. Üzerinde ‘Halk Plajı’ yazılı bir kapıdan girdi. Kumların üstünde bir süre dolaştıktan sonra, yün ören ihtiyar bir ka¬dının boş bıraktığı sandalyeye oturdu. Önce, kumda top oynayan gençlerin ilgisini çekti. Birbirlerini iterek onu işaret ettiler. Kafasına bir iki top attılar. Bir toptan kaçmak isterken sandalyesiyle birlikte yere yıkıldı. Çevresine toplandılar. Çıplak bacakların duvarından ürktü, gözlerini kapadı. “Sarası var,” dedi öndeki gençlerden biri. “Ayakları da sargılı. Kötü bir hastalığı olmalı,” diyerek geri çekildi yassı burunlu bir genç kız. Kalabalık büyüdü, arka sıralara düşenler onu görmek için iliştiler; çevresindeki çember daraldı. Ayağa kalkmadı artık. Üçüncü sırada duran uzun bıyıklı bir genç, kalabalığı yardı. “Ne bunaltıyorsunuz hasta ada¬mı,” diyerek ön sıradakileri itti. Onların yerini hemen başkaları aldı. Kalabalık, bir bütün olarak, yere çakılmış gibi hiç kımıldamadı. Konuşmadılar da. Sadece seyrettiler onu. “Bacaklarını havaya kaldırın,” diye bağırdı arkadan biri. “Suları aksın.” Bu sözleri duyan bir görevli, duruma el koymanın zamanı geldiğini düşünerek, boğulmakla olan adama gerekli müdahaleyi yapmak üzere ön safa geçti. Kızgın kumlar ve manto ve kemer ve sargılar yerdeki adamı yakı¬yordu; kalabalık da hava almasını engelliyordu; artık, yü¬zünden akan terleri silmiyordu. Onun uygunsuz durumunu tespit eden görevli, mantolu adamı uyardı: “Bu kılıkla bulunamazsın burada.” “Mantosunu çıkarsın!” diye bağırdı ön sıradan biri, vücudu kumlarla sıvanmış gibi kıllı bir karaltı. “Belki de içinde bir şey yoktur,” dedi mahzun görünüşlü bir genç, yanındakine. “Ben buna benzer bir şey okumuştum bir yerde.” “Burayı hemen terkedin,” diye diretti görevli. “Halkın huzurunu ihlâl etmeye hakkınız yok.” Uzun bıyıklı genç onu savundu: “Elbiseyle oturabilir. Buna bir engel yok.” “Kadın mantosu!” “Sapık herif” diye bağıranlar oldu. “Dışarı!” diyerek kolundan tutup yerdeki adamı kaldırmaya çalıştı görevli. “Kendi gider,” dedi bıyıklı genç. “Bırak adamın kolunu.” Beyaz mantolu adam doğruldu, kalabalığın üstüne yürüdü; hemen açıldılar, geçebileceği kadar bir boşluk bıraktılar halkada. Gözleri yanıyordu terden; yüzü kıpkırmızı olmuştu. Yürürken sargılar çözülüyordu bacaklarından. “Denize değil!” diye bağırarak peşinden koştu görevli; bıyıklı genç tarafından yolu kesildi. Arkalarından koşan kalabalığın içinde kayboldular.

Su, bileklerini geçince mantosunun eteklerini topladı. Kalabalıktan kurtulmuş olan görevli, elbisesiyle daha ileri gidemedi. Mantonun etekleri önce suyun üstünde açıldı sonra ağırlaşıp battı. “Dur!” diye bağırdı uzun bıyıklı genç. “Boşver abi,” dediler. “Fazla ileri gitmez.” Deniz sığdı; bütün manto suyun içinde kaybolduğu zaman kıyıdan çok uzaklaşmıştı. Fazla ileri gitmişti. Yanılmışlardı.

Bıyıklı genç de çok geç kalmıştı. Beyaz mantolu adamın, boyunu geçen yere kadar yürüyeceğini aklına getirmemişti. Yerinden fırladı birden; fakat yetişemedi. Böyle bir olayla daha önce hiç karşılaşmamıştı. Sonra başka gönüllüler de çıktı. Aramalar bir sonuç vermedi. Uzun bıyıklı genç kıyıya çıkınca soluk soluğa kumlara oturdu, elini ağzına siper ederek yere tükürdü, “Amma da hikâye,” dedi.

Oğuz Atay - 1972, Yeni Dergi sayı. 96

Kan Kokusu

Yine uyumuyordu çocuk. Gözlerin tavana dikmiş, tavanın boyasını, tavandaki lambayı, köşelerdeki şekilli süslemeleri, perdeyi, dışarının tablomsu görüntüsünü izliyordu. Kız ise, yanıbaşında uyuyor, yorgun gözlerini çocuğu kıskandırabilecek bir teslimiyetçilikle uykuya bırakmış, düşler içerisinde salınıyordu. Huzursuz bir görüntü vardı yüzünde, sanki düşünde gördüğü şey onu mutlu etmiyordu, gözbebeklerinin hareketleri göz kapaklarının üstünden bile seçilebiliyordu. Arada sırada sıçrıyor, sıçrayışları bazen parmak uçlarından ayaklanıyor bazen de tüm vücuduyla sergileniyordu. Dağılmış saçları yüzüne dökülmüş, aralara serpiştirilmiş gibi duran beyaz teller az olmalarına rağmen normal tondaki saçlarını bastırıyorlardı. Yorgun yüz hatlarına sahipti uyur ve dinleniyor gözükmesine karşın. Saat çok ilerlemiş değildi ama çok erken de değildi.
 
Yatağın köşesine oturdu çocuk. Yatak sarsıldı, kız hafif kıprandı ama uyanmadı. Derin nefes alışverişlerini duyuyordu çocuk. Pencereden dışarıyı seyre daldı sonra. Güneşin altında yavaş adımlarla kurulmuş oyuncaklar gibi sabit adımlarla yürüyen insanları seyretti bir süre. Hayatlarını düşündü bu hiç tanımadığı insanların. Güneşin yanlarına düşürdüğü gölgelerine baktı. Gözlerinden kaybolana kadar düşüncelerine ilmik ilmik yenileri ekledi onlara dair. Hiç tanımadığı bu insanların geçmişlerini, hayallerini, bugünlerini, yarınlarını, umutlarını kendince yazıverdi bir solukta. Kimine mutlu maskeler taktı, kimine acı gözyaşları ekledi. Çok sevdiği bir oyundu bu, boş vakitlerinde, kendini yalnız hissettiği bol kalabalık ortamlarda bunu çok sık yapardı. Hem eğlenir hem vaktin nasıl geçtiğini anlamazdı. Yine zamanı geçiremediği ve uyuyamadığı bu anı böyle değerlendirdi. Gözlerini güneş yakmaya başlayınca, yoldan ayırdı bakışlarını. Yavaşça kendini incelemeye başladı. Avuçlarını seyretti bir süre. Gözleri çok ağırdı ama katiyen uyuyamıyordu. Bileklerini bakakaldı sonra. İnceciklerdi. İki bileğini yan yana getirdi. Aralarında ki farkı görünce şaşırdı önce, anlam vermeye çabalamadı ama. Sol kolunda bileklikleri vardı, geriye doğru itti onları. İzleri kalmıştı derisinin üstünde. Tekrar bakmaya başladı bileklerine. Dokundu, hissetmeye çalıştı kalp atışlarını. Duyamadı.
 
Kesiklerin izleri duruyordu halen. Kurumuştu kan. Acımıyordu artık. Gözlerini kapattı, kestiği anı anımsadı yeniden. Yine böyle bir uyuyamama nöbetindeydi. Yatağın ucunda oturup sevdiği kızı bir süre seyretmiş, sonra dudağına ufak bir öpücük kondurup tenine sürdüğünde soğuk gelen jiletle kesmişti her iki bileğini de. İncecik bir sızı dolanmaya başlamıştı damarlarında, adım adım eksildiğini hissederek yatağa sanki hiç bir şey olmamış gibi uzanmıştı gerisin geriye. Nihayet uyuyabileceğini hissetmişti bu kez. Yatağın rengi yavaş yavaş kızıla, bedeni ise yatağın aksine tonu kolayca tutturulamayacak bir renksizliğe bürünmeye başlamıştı. Üşüyordu yazın ortasında olmasına rağmen. Titriyordu dudakları. Kız hiçbir şeyin farkında olmadan çocuğa sokulmuş ve beraberce dışarıdan seyredilince oldukça huzurlu sanılabilecek bir uykuda yürüyorlardı. Ama sabah olup da kız uyanınca ve yataktaki o hayatı boyuncu aklından silinemeyecek görüntüyü görünce aklına hakim olamamıştı. Hepsini hatırlıyordu bunların çocuk, tamamını tüm detaylarıyla beraber zihninde taşıyordu. Sevdiği kızın arkasından ne kadar acı çektiğini seyrederek yaşamıştı. Çığlıkları kulağından silinmiyor, akan güzel gözleri ölümde bile katlanılamayacak bir acı sunuyordu ona. O geceden sonra kaç gece uykusuz kaldı kız bilmiyordu çocuk. Aradan yıl geçmişti oysa ve hala uyumakta zorlanıyordu. Bu durum çocuğa öylesine zor geliyordu ki tarif edemiyordu bunu. Yatağın bir yanını boş bırakıyordu, çocuksa dayanamayıp karanlık gölgesini dışarıda bırakarak yatıyordu yanına yine. Bir yılı aşkın bir süre boyunca böyle süregeldi bu durum.
 
Kız gözlerini açtı, yatağın boş kısmına bakarak ‘uzansana yanıma hayatım’ dedi. Kapadı gözlerini sonra. Bir damla yaş süzüldü gözlerinden acı durumuyla bir kez daha karşı karşıya kalmasının sonucu olarak. Çocuk dayanamayıp öptü gözyaşından kıza hiç hissettirmeden, içti o bir damla gözyaşını. O geceki kan kokusunu anımsadı sonra. Yatağın kenarına oturdu tekrardan. Bileklerini kesti, karanlığa baktı, kızın yanına uzandı. Öptü terden karışmış saçlarını, uykuya daldı. Kız ağlamaya başladı.


Geçmişten alıntılar serisi no: 3 / 11.08.2009